Bu Blogda Ara

Salı, Mart 23, 2010

COLİN WARD, ANARŞİZM VE AŞAĞIDAN DEVRİM

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

COLİN WARD, ANARŞİZM VE AŞAĞIDAN DEVRİM

BirGün gazetesi, 21 Mart 2010, Dalalet 12/120

(Gazetedeki biraz kısaltılmış versiyon için http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187091385&news_code=1269174871&day=21&month=03&year=2010)

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Yoğun gündem hareketliliği altında arkada kalmasına izin verilmemesi gereken bir kayıp yaşadık geçen ay: yaşayan en önemli anarşist figürlerden biri olan Colin Ward (1924-2010) aramızdan ayrıldı. Son yüzyılın en önemli radikal düşünür ve eylemcilerinden Ward, özgürlükçü solda geçen bir ömrü sonlandırdı. Aşağıdan devrimin babalarındandı. Devrimi mevcut hayata dışarıdan bir şey empoze edip hayatı yerinden etmek –ve ütopyayı hayatın yerine oturtmak– olarak sunan devrimci anlayıştan farklıdır açtığı kanal. Hayatın içinde devrimin –ütopyanın– varolduğunu söyler, ütopya orada bir yerde, bir zafer gününün arkasında, ulu bir anda değil, ikincilleştirilmiş, bastırılmış bir şekilde aramızda, içimizdedir. Ward’un çok sevdiği Landauer alıntısını biz de anısına tekrarlayalım, ne diyordu Landauer: “devlet bir devrimle yıkılabilecek birşey değildir. Bir durumdur, insanlar arasında belirli bir ilişki biçimidir, bir insan davranışı modudur, onu ancak başka ilişkiler kurarak yıkabiliriz, başka türlü davranarak yıkabiliriz.” Yazılarımda sıklıkla kullandığım “piramidal” metaforunu da Ward’a borçluyum; Ward, piramitler yerine ağlar kurmamız gerektiğini söylüyordu. Tüm otorite yanlısı kurumların piramitler şeklinde örgütlendiğine dikkat çekiyordu, devlet, özel veya kamusal şirketler, ordu, polis, kilise, üniversite, hastane. Bunların hepsinin üstte küçük bir karar alma grubu ve altta da ‘kendileri için karar verilen’ geniş insan tabanı bulunan piramidal yapılar olduğunu hatırlatıyordu. Anarşizm, katmanlar üzerindeki etiketlerin değişmesini talep etme hareketi değildi, üstte farklı kişilerin bulunması gerektiğini öne sürmenin siyaseti değildi, anarşizm bizim alttan yukarı tırmanmamızı isteyen hareketti. Kendi kararlarını veren, kendi kaderlerini kontrol eden birey ve gruplar ağının genişletilmesine dayanıyordu.

Ward’un anti-piramidal anlayışı beraberinde mikro politikalara özel bir vurguyu da getirdi. Ignazio Silone’nin aynı adlı romanından aldığı Karın Altındaki Tohum metaforunu çokca kullandı çünkü tam da onun yana olduğu, toplumun içinde varolan anarşizmin büyütülmesi anlayışına uygun bir metafordu bu. Hayatın anarşizan örgütlenmesi temel hedefiydi. Toplumsal iyi için anarşizmi kovalamak, gündelik problemlerin sıradan insanlar tarafından çözümünde anarşizan örgütlenmeyi bir seçenek olarak görmelerini sağlamak temel dertleri arasındaydı. Colin Ward gencecik bir askerken bir meydanda propaganda konuşması yapan anarşistlerden etkilenerek anarşist olduğundan mıdır bilinmez ama bütün hayatı boyunca propagandayı önemseyen bir siyasi figür oldu. Her zaman da kendini öncelikle bir propagandist olarak gördü ve öncelikle sıradan insanlara seslendiğini hep belirtti. Ward, anarşizmin İspanya devriminin 39’daki yıkımı sonrasında zayıflamış olduğu dönemin bayrağı ısrarla ayakta tutan evlatlarından olmakla yetinmeyip güncellemek, ana fikirden kopmadan sürekli yenilemek ve hayatın içinden geçirmek eğiliminde oldu. 60-70 arası çıkardığı Anarchy dergisinin (ki kendisi aslında Otonomi ismini vermek istediyse de Freedom’daki yoldaşlar Anarşiden fazla sapmayalım diyerek reddetmişlerdir) 68’e giden yoldaki önemine de ayrıca değinmek gerekir.

Freedom ve Anarchy’deki editörlüğü bir yana, Ward’un radikal sola imzası öncelikle barınma, beslenme ve eğitim sorunlarının aşağıdan, liberter bir yolla çözülmesi ile ilgili araştırmalarıyla gerçekleşti. Anarşist ilkeleri gündelik hayatta aradı, işçi denetiminden yemek kooperatiflerine her türden topluluk örgütlenmelerini mercek altına aldı.

Türkçe’de sadece iki kitabı var maalesef. (Eylemde Anarşi, çev. H. Deniz Güneri, Kaos İstanbul 2000 ve Anarşizm, çev. Hakan Gür, Dost, Ankara 2004) Sadece iki derken nicel bir eksikliğe yazıklanmıyorum salt, nitel bir eksikliğe de yazıklanıyorum. Gündelik hayatı dönüştürmeye dönük bütün çalışmalarını es geçip sadece anarşist teoriye baktığı anları önemsemiş görünüyoruz. Özellikle eğitimle ilgili kitapları çocuklarımızın, çocuğu düşünenlerimizin epey faydalanabileceği özel çalışmalardı. Çocukların şehirdeki yapılı çevreye yaratıcı uyumlarını inceledi. The Child in the City (Şehirde Çocuk, 1978) gibi çalışmalarının pek çok dile çevrildiğini, hayli etkili olduğunu düşünürsek Ward’un Türkiye’de eksik temsil edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Anarşizm kitapçığı yazan ve eylemde anarşi kılavuzu üreten birisi değildi kolayca sanılabileceği gibi: karın altındaki tohum metaforuna sürekli nesnel karşılıklar aramakla geçmişti hayatı, ve buradan doğan 30 kadar kitabında gündelik hayatın anarşizan dönüştürümü için bir dolu öneri getiriyordu. Planlamacılar ve eğitimciler için canlı bir saha ihmal edilmiş oluyor böylece. Çevreci aktivistler için de çok değerli kaynaklar olabilecek çalışmalardı bunlar. 72’de Penguin tarafından yayınlanan Çalışma (Work) üzerine kitabı çocuklar için düşünülmüş olmasına rağmen yetişkinlerce de epey sevildi. Sıradan insanların kendi hayatlarını kendi ellerine almaları üzerinde duruyordu. Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma ve Tarlalar, Fabrikalar ve Atölyeler adlı kitaplarının özellikle devam yollarını araştıran bir anarşistti.

Ward’un Türkçe’deki kitaplarının tekrar okunması gerekir. Eylemde anarşi başlığı yanıltmasın, siyasi eylemin içindeki anarşi gibi bir konusu yok kitabın, evet bir nevi siyasi eylem ile anarşi yaratmaktan bahsediyor ama eylemden çok eyleyerek anarşi yaratmaktı katkısı...

BU KAÇINCI TEHCİR

Kayıtsız Ermenileri toplar atarım deyince iktidar, doğal olarak, “devlet, ilkini yaptığımı bir daha hatırlatırsanız bir tehcir daha yaparım, dedi” diye algılandı durum. Hani kimi ülkelerde kağıtsızlar hareketi var ya onun gibi hareketler gerekiyor galiba bize de. 90’lı yıllarda çok alıntılanan, afişleri duvarları süsleyen bir mektubu vardı Meksikalı Zapatist Marcos’un, “Meksika’da Zapatista isem, San Fransisco'da eşcinselim, Güney Afrika'da siyahım, her hangi bir metro istasyonunda akşamın 10'unda yalnız bekleyen kadınım” diye gidiyordu. Herhalde bugün yazılsa o mektup Türkiye maddesi için karar vermek iyice güçleşecek, tam bir kararsızlığa düşecek işin içinden nasıl çıkacağını bilemeyecek talihsiz Marcos, Türkiye’de Ermeni’yim dese ondan zoru Türkiye’de Ermenistan Ermenisi’yim (veya kayıtsız Ermeniyim) var, Türkiye’de Kürdüm dese ondan fenası Türkiye’de Kürt çocuğuyum (ve bir tür toplama kampındayım) var, Türkiye’de metro istasyonunda yalnız kadınım dese daha fenası peşinden kulağını, boğazını kesmek için erkeği koşturan kadınım var…

Kuşkusuz işittiklerimiz Merkel’in şöyle demesi gibi bir şey: “Nazilerden bir daha bahsederseniz bu sefer de Türkleri yakarım! Bana atalarım caniydi dedirtemezsiniz?!” vs vs... Ancak bu ileri sahne ‘ikinci tehcir tehdidi’ diye anıldığında bir bellek örtülmesi önerilmiş olmuyor mu? Ben ikinci tehcirin 90’larda yaşandığını sanıyordum. Büyük bir isim verilmeyince büyük bir olay münferitleşiyor. Bence köy boşaltma çok masumane bir adlandırma, sanki bir belediyecilik faaliyeti gibi tınlıyor. Hani sanki köylerde tıkanmış birşeyler vardı da boşaltılıp kanallar açıldı çok şükür, gibi. Mesela aynı adlandırma stratejisiyle İstanbul’daki kağıtsız Ermenileri Ermenistan’a gönderseler buna da “şehir boşaltma” mı diyecekler? Aynı sorun cezaevlerinde toplama planına maruz kalan Kürt çocuklarının durumunda da geçerli: bu da “sokak boşaltma” mı, veya “eylem boşaltma” (eylem yapanları meydan dışında bir yerlerde toplayarak eylem sorununu çözme!). Çocuklar herhalde avukatlarına soruyorlardır: “Burnunu çekmenin cezası ne kadar? Sümkürmenin ne kadar?” Böylesine olağandışı bir olay bir iki itirazla geçiştirilebiliyor. “Hay Allah, Kürt çocuklarının toplanması hiç şık olmadı, bir düzenleme yapmak gerek, ama canım onlar da uyumsuz, nasıl ıslah etmeli, içerde birkaç yıl daha dursunlar, o arada konuşalım, biz de bırakmak istiyoruz ama işte bıraktırtmıyorlar ne yapalım, onları da Ermenistan’a mı gönderelim?!” Ama en acısı hep bu normalleşme hali uçların. 16 Mart katliamı davası arada kaynatılabiliyor, Hrant Dink davasının aldığı akıl almaz hali akıllar alıyor. Çocuklar fazla hapşırdı toplayın, Ermeniler fazla aksırdı atın, köşe yazarları hık mık dedi kovun!

Tabii işin böyle bir ‘ben Cengiz Çandar falan tanımam’ noktasına gelmesi, AKP ile globalist İslamcı kampın desteklenmesi gereken bir Türkiye’yi demokratikleştirme sivil devrimi sürdürdüğünü söyleyenlere bir nevi devrimin kendi çocuklarını yemesi gibi yansıdı. Biraz bıkıldığı için kulaklarda fazla yankı yapmayan ama hayli realist bir slogan olduğu belirli aralıklarla ortaya çıkan bir slogan vardır: “Susma! Sustukça sıra sana gelecek!” Kampların kendi kendilerinin inandırıcıklarını ezmelerinin en düz yolu hakkaniyetsiz konuşmaya başlamaları, inandırıcılıklarını yitirmeleri, rüzgar arkamda moduna girmeleridir. Birisi rüzgar arkamda diyerek kılıcını çekti mi herkes parmağını ıslatıp havaya dikerek beklemeye başlıyor. O yüzden şimdi yandaş köşe yazarlarının toplu isyanına sempatiyle bakan pek yok. Daha çok “sıra sana geldi ahbap” dili hakim. Tabii tehlike öncekinin sadece vitrin değiştirmiş bir hali: İslamcı-globalist kampın böyle çatırdaması kimin zaferi olacak?

Sol kendisini kim yandaş kim çuvalladı kim takla attı temalarına düşürmeden ilerletmek zorunda. Kavramlar, adlandırmalar yeniden çatılmalı...

Pazar, Mart 14, 2010

PRİAPİK MİLLİYETÇİLİKLER

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

PRİAPİK MİLLİYETÇİLİKLER

BirGün gazetesi, 14 Mart 2010, Dalalet 11/119

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Dünyanın çeşitli yerlerinde Ermeni soykırımı yasa tasarısı oylanıyor haberleri ile karşılaştığında Türkiyeli dinleyici hemen ardından tasarıyı sol partilerin desteklediğini, sağ partilerinse Türkiye lehine lobi yaptıklarını öğreniyor. Bu sol denilen nane nasıl birşeydir ey Allahım, içerde Türkiye’ye karşı dışarda Türkiye’ye karşı! Neden sol her yerde böyle yapıyor, nedir derdi?

AKP iktidarının iyice öne çıkardığı neo-Özalist devlet anlayışının şirket-devlet karakterinden bir süredir bahsediyoruz. Dikkat edilecek olursa Ermeni soykırımı yasa tasarısını oylayan devletlerdeki sol partiler soykırıma ilke olarak karşıyken sağ partiler ilke olarak yana olduklarından bu ayrım ortaya çıkmıyor, veya milli hülyalarımızdaki gibi sol partiler hınçla hareket ederken sağ partiler hakikatin peşinde olduklarından durum bu değil. Aksine durum şu: sağ partiler şirket-devlet açısından bakınca Ermeni soykırımı yasa tasarısını kabul etmenin zararlı, kar marjı düşük bir girişim olduğunu belirterek hayır oyunu destekliyorlar (detay konjonktürel hesaplar bir yana), Türkiye’nin tezlerine değinmeden ‘Türkiye’nin dediği olsun bizim için bu daha iyi’yi savunuyorlar (üstelik hani şu ‘emperyalist’ özlemlere daha yakın olmalarına karşın) ve bu görüşlerini de yüksek sesle dillendiriyorlar. Sol partilerse ilke ile hareket etmek gerektiğini savunuyor. Belirli bir doğru belirleyip buna göre hareket ediyorlar. Aslında tam da bu yüzden Baykal onları millici bir yerden eleştirmek istediğinde bunu doğrudan yapamıyor; yerli sağ partilerimiz gibi Türk düşmanlığıyla veya ilişkilere zarar vermekle suçlamanın onu kurtarmayacağını biliyor. Gözüktüğü gibi tarihi bir doğruya yönelik ahlaki bir karar olmaktan çıkmış, Türkiye’ye karşı siyasi bir karara dönmüştür diyor Baykal. Böyle demek zorunda çünkü CHP bile olsa bir sol parti ahlaki olanı desteklemek yönünde baskı hissediyor (ayrıca ‘tarihi bir doğruya yönelik ahlaki bir karar gibi gözüktüğünü’ de aynı sebeple dikkate almak durumunda kalıyor). Dersim-Kapanımı gibi durumlarda hissetmemesinin sebebi veya bir tek Kılıçdaroğlugillerin belli belirsiz enselerinde esintisini hissetmelerinin sebebi, Dersim meselesini de ahlaki değil siyasi bir varlık sorunu olarak terimleştirmeleri, terimleştirebilmeleri.

Tek tek ülke örneklerine, detaylara, farklılaşmalara girmiyorum; büyük resimde ve imgeler düzeninde baktığımızda dünyadaki Ermeni soykırımı oylamaları böylece bize bir kez daha solun nasıl birşey olduğunu hatırlatıyor. Karşımıza çıkan imge şu: ülkesinin ekonomik menfaatlerine veya jeo-stratejik menfaatlerine ters gelse bile bazı ilkelere bağlılığı öne alıp oradan ahlaki olarak doğru olduğuna inandığı bir pozisyon geliştiren ve bunun mücadelesini veren öğe olarak sol. “Boşver şimdi neyin doğru olduğunu, bize ne Türklerden Ermenilerden, ne daha çok para ediyor ne daha çok güç sağlıyor onu söyle” diyen de sağ.

Eğer Türkiye’nin bu soykırım taraklarında hiç bezi olmasaydı, fantastik bir tarih kurgusu çerçevesinde, diyelim yavaş yavaş Almanya’daki soykırım dünya meclislerinde oylanıyor olsaydı ve Türkiye meclisinde de oylanacak olsaydı, herhalde şirket menfaatlerini akıldan çıkarmayacak neo-Özalist AKP ve gözü merkezileşip Özalizm bayrağını ele geçirmekte olan MHP (Yahudi karşıtı reflekslerini hiç anmasak bile) komple karşı çıkarlardı. Nasıl Darfur celladı darbeci kardeşleri için ‘bana Müslümanlar katliam yaptı dedirtemezsiniz’ kalkanını çektiklerinde tabandan bir tepki görmedilerse gene sorun çıkmazdı. Burada CHP’ye bir övgü aramadan okuyabilecekseniz söyleyebiliriz ki: ulusalcı CHP’li milletvekillerini çatlak seslere rağmen BDP ve Ufuk Uras’la birleşip soykırım tasarısı lehine uğraş verirken görürdük. Tabii dediğim gibi, Türkiye’nin hiç bezi olmasaydı bu işlerde...

Merkez-solun şirket-devlet mantığında pek bir rolü olmadığı gibi bir sonuç çıkmasın tabii bundan. Elbette ciddi rolleri vardır, olmuştur, sonuçta merkez merkezdir sağ soldan önce. Aslında bütün bunları daha önce andığım çifte ihanet teorisine bağlamak için söylüyordum. Çifte ihanetin pratikteki bir adımı çünkü şu: Türkiye’de siyasetin bir şirket yönetimi işi olmadığını, kar zarar hesabı veya devlet sistem ve süreçlerinin modernizasyonu, otomasyonu ve optimasyonu projesi olmadığı, siyasetin siyaset olduğunu, nasıl bir hayat sorusuyla hayatın akışına müdahale olduğunu hatırlatmak ve bunun mücadelesini vermek bizim lehimize. Açıkçası her eğilimden radikal solun lehine. Siyasi olanın diri tutulması gerek: herhangi bir şeyin ideolojiktir diye horgörülmesinin bitmesi ve herşeyin ideolojik olduğu için yüceltilmesine ihtiyaç var.

Şirket-devlet herşeyi hemen nakite tahvil ediyorsa zihninde, deprem bölgesine gidip ilk sözü ölenle ölünmez geveleyerek yeni konut satışlarına lafı getirmek oluyorsa, radikal sol da her felaketi, her kazayı, her havalanan yaprağı siyasete bağlayacaktır, bağlaması yerindedir.

Vakti zamanında, çok önemli kitabı Harita Metod Defteri’nde (Zed, 1999) bulunabilen metinlerinde sol kültür-sanat tutumlarını tartışırken Akif Kurtuluş’un gayet güzel ifade ettiği gibi, siyaset sınır çekmektir. Yoksa sınırların kalktığı bir taşra yakınlaşmasına döner sahne, diyordu; doğrudur. Bugünden bakınca taşra metaforuna eklenebilecek bir benzetme daha yapılabilir: market reyonları! Market reyonları da yan yana güzel güzel geçinir giderler, market reyonlarında gözlediğimiz yan yanalık, malların birlikte sıra sıra kavga etmeden yaşayıp gitmesi hali market sahiplerinin desteklediği bir ‘demokratik’ düzenlemedir bugün. Ama sonunda herkesin ‘tükendiği’ bir düzenlemedir...

ORTODOKSUM AMA MİLLİYETÇİ DEĞİLİM

Son süreçte elde edilen bir söylemsel başarı var: milliyetçilik muharebesi kazanıldı ve milliyetçi olduğunu açıktan söyleyenler rütbe sökülmesi tehdidini hisseder oldular. Bu da hızla her ortodoks lafazanlığın sahte bir ayakkabı paspaslama jestiyle “ben milliyetçi değilim” diyerek start almasını doğurdu. Toplantı odasına girebilmek için kapıda söylenmesi gereken parolaya döndü “ben milliyetçi değilim”. Halbuki belli başlı bütün ortodoks saiklerin doğal bir devam yolu milliyetçilik. Türkiye’deki milliyetçiler dünyada eşine az rastlanır bir manyaklık sonucu milliyetçiliği icat etmiş değiller, Türk solu akla havsalaya sığmayacak şekilde dünyanın en alakasız şeyleri olan sol ile milliyetçiliği yan yana getirmiş değil, dünya sol tarihini azıcık bilen herkesin farkında olduğu gibi aslında. Progresivist olmanın, kalkınmacı olmanın, piramidal düşünmenin, tepeden inmeci olmanın, hiyerarşiyle, toplum mühendisliği ile iyi geçinmenin, modernite içinde kalmanın yolu çözüm birimi olarak ulus-devletleri her zaman içerecek, her zaman o ya da bu şekilde bir milliyetçilik eşlik edecek. İster daha sofistike Blair kumaşından olsun ister yarı çıplak Putin erkeksiliğinde olsun. Modernite ile hesaplaşması soyulmuş, piramidal toplum kurgusuyla derdi kalmamış milliyetçilik-karşıtlığı kulübe giriş kartı edinmek dışında bir çözüm sunamayacak durumda. Pek çok konuda olduğu gibi neo-liberal 2000lerin hükümranlığında bu konuda da 90lara göre geriye düştüğümüzü farketmek zor değil. Milliyetçiliğin arka planını kavrayarak modernite içindeki yerine oturtup doğru algılama çabası giderek silinirken, bu tutumun yerini hediye paketlerinde fiyatlara artık yaptıkları gibi kasada aceleyle milliyetçilik sözünün kazınması aldı. Onun dışında her şey aynı, her şeyin hala bir fiyatı var. 90ların ortalarında Gellner, Hobsbawn, Anderson ve diğerleri peş peşe yayınlanırken, milliyetçiliğin sökülüp atıldığı metinler sahayı yeniden tanımlayan teorileriyle ulus biriminin bir icat, yapıntı, kurgu, bir kültürel ürün olduğunu açıkça ifade ederken Türk solunun belirli kesiminde gösterilen direnç refleksini hatırlayalım: milliyetçiliğin zemininin kaydırılmasının bütün modernitenin zeminine dokunacağını ve ucunun ortodoksiye geleceğini hissediyorlardı. Bugün teorinin genel olarak takatsizleşmesi ve kolaycılıkların hakimiyeti de rol oynuyor elbet. Ülkemizde de hayli etkili olmuş Tahakküm ve Direniş Sanatları’nın (çev. Alev Türker, Ayrıntı, 1995) yazarı James C. Scott’un Devlet Gibi Görmek (çev. Nil Erdoğan, Versus, 2008) kitabına ve benzerlerine geri dönüp özellikle dikkat göstermek gerek. Devlet gibi bakmanın, devlet gibi görmenin doğal sonuçlarını anakronik safsatalar gibi sunmak şık duruyor olabilir ama milliyetçiliğin sağıyla soluyla aşırı belirleyici olduğu bir toplumda çok yanıltıcı zaferler ortaya çıkarıyor.

Modern dünyada devletler ve onların danışmanları ve toplum mühendisleri o ya da bu formda milliyetçiliklerle iş görüyorlar; bu yapının tüm prensipleriyle içinde kalan ortodoks sol da aynı yoldan öyle ya da böyle geçecektir. Milliyetçiliğin priapik zaferleri bazen ancak modern perspektifin ampütasyonuyla çözülebiliyor. Mesele hangi paso geçerliyse onu almaktan değil, yapının altını oymaktan geçiyor...

Pazar, Mart 07, 2010

VE KARDEŞÇESİNE TUTSAK!

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

VE KARDEŞÇESİNE TUTSAK!

BirGün gazetesi, 7 Mart 2010, Dalalet 10/118

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Geçenlerde bir arkadaşım anlatıyordu. Çalıştığı işyerine gelen kargo görevlisine TEKEL direnişini sorduğunda “onlar gibi 3 milyar kazanmıyoruz biz” diye başlayan ve hiç dayanışma içermeyen bir cevapla karşılaşmış. Ben de gittiğim yerlerde, sağda solda, farklı mesleklerden, farklı katmanlardan insanlara sorarak TEKEL direnişi hakkında ne düşünüldüğünü öğrenmeye çalıştığımda, gerçekten çok az yakınlık duygusu sezmiştim. Doktorların sorunları hakkında ne düşünüldüğünü soruşturmayı ise çabuk bıraktım çünkü doktor yakını olanlar hariç herkes bir olumsuzluk yansıtıyordu. Herkesin herkese düşman kılındığı, duygusal olarak halkın halka kırdırıldığı, şirketleşmiş devlet mantığı içinde her bir iş kolunun diğer iş kolunun kar marjından çalma potansiyeline sahip görüldüğü, her bir direnişin bizim varsayılan hisse senetlerimizin değerini düşürüyormuş gibi algılandığı bir Türkiye yaratma stratejisinin genelde çok da başarısız olmadığını gösteriyordu bu durum. Zaten eleştiriler de bu stratejinin çirkinliği, sermayeye batmışlığı, ahlaksızlığı üzerinde duruyor daha çok: yoksa ‘bu yöntem işe yaramaz’ diyen bir eleştiriye henüz rastlamadım. Çünkü yarıyor. Peki yaramasının sebebi ne ve bu döngü nasıl kırılır?

Birincisi bireylerin tek tek kendi durumlarıyla direnişteki insanların durumlarını karşılaştırmalarını teşvik etmek bu stratejinin temel direği ve solun çok dikkatli olması gereken bir nokta. Toplumdaki genel hoşnutsuzluk, güvencesizlik, istikrarsızlık ve tatminsizlik gibi etmenler sonucunda herkes kendi mevcut konumunun olması gerekene göre aşağıda olduğuna, çekmesi gerekenden fazla acı çektiğine, yaşaması gerekenden azını yaşadığına inanıyor ve başka birinin hayatını acıları ve sıkıntılarıyla önüne çıkardığınızda empati ilk eğilimi olmuyor. İlk eğilim aksine yabancılaşma, ‘acılı olarak sunulan’ hayatın öğelerini şanslılıklar veya avantalar diye tekrar sınıflandırmak oluyor. Geçmişte sorun tersiydi: sistem eleştirisi öyle soyut ve insani boyuttan yoksundu ki hayatı ıska geçiyor, hayat üzerinde bir otorite talebi üzerinden kendini inşa ediyordu. Bu otoriteryanlığı kırmaya çalışıyorduk. Bugünse başka bir sorun var: bu kez de hayata yönelik vurgu kontrolsüz bir melodram tadında, gündelik hayatın politizasyonu gibi tartışmaların hayli gerisinde bir magazinelleştirme sözkonusu. Böyle olunca da kameranın acı çeken bireylere odaklanıp bizlerden yardım kampanyasına katılmamızı talep ettiği bir çerçeveye hapsoluyoruz. Can Yücel’in dediği gibi, “ve kardeşçesine tutsak”ız. Hayatı boyunca sağlık sistemi tarafından ötekileştirilmiş, ezilmiş, dışlanmış, kendini sahipsiz, terkedilmiş, ölümle başbaşa hissetmesi sağlanmış insanlardan, bütün bu yıpratıcı deneyimler sırasında otoritenin yüzü saydıklarına, diyelim doktorlara veya eczacılara üzülmelerini beklemek hem gerçekçi değil hem de politik değil. Precarious denilen güvencesiz çalışanların herhangi bir sözleşme yapmış, herhangi bir tazminat alması sözkonusu biri için üzülmesini beklemek yersiz. Ancak solcu kimliği taşıyan insanlar kendi fiili durumları üzerinden değil de ideolojik konumları üzerinden düşündüklerinden empati kurabiliyorlar. Öyleyse buraya yüklenmek gerek: fiili durumlar ve kişisel yaşantılar değil, soyutlamalar dikkate alınmalı; atılan taş değil suda doğurduğu halkalar öne çıkmalı. (Tabii bunun, kişisel olanın politik boyutunun veya mikro siyasetlerin ikincilleştirildiği bir neo-ortodokslaşma lehine dönmesine izin vermeden.)

Total sol perspektif açısından mesele daha kümesel konabilir. TEKEL direnişi gibi istisnai anlar basit bir denklem sunuyorlar: bu ülkede işçiler ve patronları var ve de fabrikalar var. Peki bu fabrikaların ne olacağına, işçilerin ne olacağına kim karar verecek? Birtakım politikacılar mı karar verecek? Yoksa başlar ayak, ayaklar baş mı olacak? Sürrealist bir resim mi saracak sahneyi? Medya patronları hoşlarına gitmeyen yazarları kovacak mı, hizaya mı getirecek? Yoksa işçilerin kendileri, kalemlerin kendileri mi karar verecek? Tekel direnişi gibi eylemler öznelik konumu ve siyasetin doğasının toplumdaki algısı üzerinde hayli politize edici bir rol oynuyorlar. Verdikleri ana mesaj şu: başımıza ne geleceğine karar vermek için oy atmayız. Başımıza ne geleceğini bu etkilemez. Başımıza ne geleceğine karar vermek için politik hayvanlar oluruz, kendimiz inisiyatif alırız, risk alırız, sahne alırız, özneleşiriz! Ve bu özneleşme işinin kendisi doğrudan tarihsel sol deneyimin sahası ve araçları demektir. Açlık grevi yaparız, genel grev yaparız, slogan atarız, dayanışırız, paylaşırız, şarkı söyleriz, buluşuruz, alternatif, farklılaşan, direniş bazlı kimlikler inşa ederiz –ve o kimlikleri de sorgulayacak anarşizan perspektifler geliştiririz. Kısacası öznenin dışarıda bir yerde olmadığını haykırırız. İşçilerin dönüşümünden bahsediliyorsa önemli olan ‘bilinçlenmeleri’ ve AKP’nin aslında ne fena olduğunu kavramaları veya aslında işçi sınıfı olduklarını kavramaları değil. Önemli olan aslında kendilerinin politik sahada özneleşebileceklerini kavramaları. Özneleşmenin domino etkisi sonucunda grevdeki gazetecilerin basındaki grevi eylemle geri canlandırmaları da buna bir örnek değil mi? Alınan mesaj “hepimiz olayların akışında özneleşebiliriz, ve bu solun sahasına daha fazla girmekten, daha radikal girmekten geçen bir yoldur!” mesajı olmadı mı?

Herkes kendisini dezavantajlı konumda, herkes hakkı yenmiş görüyor. Dikkatini hakkını yiyenlere karşı sesini yükseltmek yerine hakkının yenmesine diğer itiraz edenlere ve üstelik de onun sahip olmadığı haklara sahip olanlara çevirirseniz yol tıkanır. Doktorların işçilerle dayanışması ve işçilerin doktorlarla dayanışması birbirleri için üzülmeleri, birbirleri için endişelenmeleri şeklinde ilerlemeyecek. İlerlemesinin tek koşulu her ikisinin de şunu bilmesi: “hakkımı almıyorum doğru, olması gerekenden kötü durumdayım doğru, ve bu durumu değiştirmek için kendim özneleşmeliyim, oy atmakla bu iş olmaz, ve de bana benzer bir his içinde olup da özneleşenlerin deneyimlerine bakmalıyım, eğer aynı düşmanla savaşıyorsak paslaşmalıyım, karar alımının dışında kalmamamın tek yolu bu.”

MUHAFAZAKARLAŞMA VE AŞK-I MEMNU

Günümüz Türkiyesi’nde muhafazakarlaşma arttıkça Aşk-ı Memnu’ya ilgi de artıyor. Dizinin Arap dünyasında çok sevilmesi de isabetli ve uyumlu. Tam da muhafazakarlığın tepe yaptığı dönemin hiti. Dizinin ana eksenindeki yasak aşk, tam da muhafazakarlaşmanın gerektirdiği gibi maceranın dışarıda değil aile içinde arandığı bir kurguyu gündeme taşıyor. Daha fazla aile, daha az dış dünya demek; daha fazla kapalılık, daha fazla herşeyin aile içinde dönmesi ve daha fazla aile içi cinsel kesişmeler demek. Sözgelimi BBC’nin Mistresses dizisindeki gibi geceleri gizlice evden kaçıp lüks bir bardan genç erkek kaldırma fantezisi yaşayan bir evli kadının dramı muhafazakarlaşan bir toplumun hiti olamazdı... Aldatmanın kişi fazla sosyalleşmeden, evden çok uzağa gitmeden gerçekleşmesi gerekiyor. Aldatmaya gitmekten doğan dramlar değil de aldatmanın ev içinde yerden bitmesinden doğan dramların baştacı olacağı bir dönem. Özgür cinsellik yaşayan insanların dramları günün Türkiyesi’nde meşru değil, yakınlık duygusu uyandırmaktan da uzak. Dram dediğinin aile içinde başlayıp aile içinde biteni makbul.

TÜRKİYE İNTİFADASINDAN LAFANZİN’E

Çocuklar kendileri konuştukları zaman kimsenin hoşuna gitmiyor genelde. Kadıköy’de dergileri karıştırabilmek için bir kitapçının ikinci katına çıktığımda bulabildiğim Lafanzin’i görünce düşündüm bunu. Lafanzin, Lise Anarşist Faaliyet’in fanzini. Liseli anarşistlerin konuştuğu bir yayın. Türkiye intifadası kurbanı çocukların cezaevlerinden hazırlayacakları fanzinlerine, yazılarına, seslerine ulaşabilmek istedim Lafanzin’i okurken. Onlar hakkında daha çok konuşmalıyız ama onlar da konuşabilmeliler. Alın işte liseli anarşistler konuşmuş. Liseliler konuşacak. Konuşmalı.

Pazar, Şubat 28, 2010

CESARETLİ İŞÇİDİR, İKTİDAR ZİNCİRSİZ!

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

CESARETLİ İŞÇİDİR, İKTİDAR ZİNCİRSİZ!

BirGün gazetesi, 28 Şubat 2010, Dalalet 9/117

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Üçüncü/orta yolculuk en iyi dönemine girdi. Kampların karşılıklı inandırıcılıkları azaldı, zedelendiler. Ama zedelenmeleri salt birbirlerini yemeleri ile olmuyor; evet, birbirlerini yedikleri de oldu ama en eksiltici olan tek tek kendi haklılıklarını yemeleri. Laik-nasyonalist kamp zaten maça birkaç darbe geriden başlamıştı üstüne Dersim-kapanımı gibi cilalar da çekmekten geri durmadı. Ama İslamcı-globalist kamp da haklılılığını hırsıyla yemekte. Kontrolsüzce ısırıyor, hakkaniyet zemininde durmayı önemsememeye alışıyor, ya benimlesin ya da kara toprağın diliyle siyaseti rehin alma hakkını kendinde görür oluyor. Bu CEO ağızlı liberal hırs ile köy romanı imamlarının bakışlarından fırlamış İslamcı hınç, kamplarda daha önce başlamış erimeyi yaygınlaştırmaktalar. Kısa zaman öncesine kadar bir kampa bağlı gibi duranlar erimelerin ardından orta-yolculuğa kayar bir görüntü çizmeye başladılar. Ara koridor kalabalıklaşıyor...

Gelgelelim bu gidiş; ‘ben zaten demiştim’, ‘ben hiç kanmamıştım’, ‘bir kutbun ayısı hiç olmadım’, ‘ben hep mesafemi korumuştum’ tarzı ben-ben pohpohlamalarını kabartmakla da bir yere varılamayacağını yakında gösterecek. Orta yolculuk kendi başına bir erdem değil. Hem bu tutum verimli bir orta-yolculuk mudur? Verimi nedir bunun?

Şöyle bir bakarsak en baba verimi toplumdan çok konuşanın kendisine: bir risk almama, öz-onaylama refleksi var bunda. İçinde bulunduğumuz belirsizlikler giyinmiş, sisli puslu, uçsuz yumak ortamda, kim haklı kim haksız, kim komplocu kim doğrucu, her ses kaydında, her bond çantada, her ‘psikolojiksavaşakarşıpsikolojiksavaşakarşıpsikolojiksavaş’ta karışırken ortaya çıkıp da “bayanlar baylar rahat olun, telaşa mahal yok, Edirne’den Kars’a herkes haksız” demek gayet kolay. “Herkes haksız ve steril bir direğe tırmanıp aşağıda dövüşen fanilere ‘herkes haksız’ diyen ben haklıyım!”

Bu, siyasi bir tavırdan çok ahlaki bir manevraya benziyor: “ben temiz kalmak istiyorum, hatta en temiz. Yanlış olanı söylemek istemiyorum. Zina yapmayacağım!”

Halbuki zaman zina zamanı...

Daha önce bir iki yazıda da değinmeye çalışmıştım ama çizgiyi taşırma pahasına üzerinden geçmek gerek: orta yolculuğun verimli olanı bir politika üreten ve kirlenendir... En temizimiz günü en pis olarak bitirendir... O yüzden kamplardan herhangi biriyle dirsek teması kurmayıp ara koridorda parmak ucunda yürüyerek ikide bir kolonya koklamak ve koridorda karşılaştıklarına kolonya ikram etmek, pardesüne bulaşmış tozları silkelemek, kısacası ve düzcesi ‘her iki militan kamp da sağlıklı bakamıyorlar, haklı oldukları yerler kadar haksız oldukları yerler de var’ diye azizvari mırıldanmak, günün sonunda konuşanın kendisine yarayan seçeneklerden biri şu anda. Halbuki dinamik bir Canyücelciliğin günü geldi: gerçekten de, ne kadar rezil olursak o kadar iyi... Kimseyle ilişki kurmayıp pırıl pırıl eve dönmek değil çifte ihanet siyaseten makbul olan. Yani her iki kampla da ilişkiye girip, içiçe geçip, sonra her ikisine de ihanet etmek gerekiyor. Aman bana birşeyci demesinler gibi kaygıları çok boş buluyorum. Hayat uzun, siyaset daha da uzun. Herkesin karnesi süreçle çatılır ve yavaş çatılır. Ayrıca sana birşeyci desinler ama o arada dünyanın dönüşümünde bir tuzun olsun demiş atalarımız –hayali bir yatay devrimler dünyasında...

Bir örnek: mesela olup bitene dair ayrıntılı bilgilerden yoksun oluşumuzu ele alalım. Hesapta herkes dinleniyor ama dinlenmeyen dinleyenler de var bu ülkede. Dinlenmeden dinleyenler, fişlenmeden fişleyenler, belgelenmeden belgeleyenler, planlanmadan planlayanlar, komplolanmadan komplolayanlar var. İktidar içi çatışmaların bilinmeyen satırları mevcut. Hangi belgeyi göreceğimize hangi olguyu bileceğimize kim karar veriyor? Bilgi suyunun başını neden başkalarının tutmasına seyirci kalalım? Bize düşen bilebildiğimiz kadarıyla duruma bir yorum getirmek durumunda kalmak mıdır? Kesinlikle hayır, bilmeme durumunun kendisi bir politik dayatmadır. Bilgiyi kontrol etme bir tahakküm ilişkisi tesisidir. Şeffaflık talebi bir alternatif politikayla birleşip başkalaşabilir. Bilgiye erişim hakkımızı isteyebiliriz. Bilebildiklerimizle yorum yapmak zorunda değiliz, zorunda bırakılmaya güçlü itiraz etmeliyiz, onun yerine bize daha fazlasını söylemek zorundasınız demek gerekiyor. Ezen-ezilen ekseniyle globalist/İslamcı-nasyonalist/laik eksenlerinin rekabetinde rol almak mecburiyetinde değiliz, bunları kendi özneliğimiz çerçevesinde harmanlayabiliriz. TEKEL direnişi Başbuğ ve Erdoğan’ın bond çantalarında ne vardı diye bağırabilir. Biz ölümle cebelleşirken siz neler çeviriyorsunuz? Hesap verin!

Gündem buralardan da karılabilir. Devlet işi vatandaşların üzerinde bir iş değil altında bir iş olmak zorunda. Esas kendi arasında konuştuğunu devlete söylemek zorunda olmayan vatandaş. Ama devlet kendi arasında konuştuğunu bize söylemek zorunda. İlla bir sır dokunulmaz olacaksa devlet sırrı değil bireyin sırrı kutsaldır.

Ne işçiler ne de işsizler anlayışlı olmak zorunda. Öfkeli olduğumuzda biz isterik oluyoruz, adaleti parçaladığımız söyleniyor, iktidar öfkeli olduğunda ise adalet dağıttığı, teraziyi öfkesinin gücüyle dengelediği söyleniyor. Unutturmayalım, ne diyordu şairimiz Ece Ayhan: "Cesaretli padişah, zincirsiz aslan" diyedir yazmış sapsarı kesildiği belli bir vakanüvis./ Kara gözümde ve de kara gerçekte; cesaretli aslandır! padişah zincirsiz!”

Pazar, Şubat 21, 2010

14 ŞUBAT DIŞKI SKANDALI GÜNÜ

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:
14 ŞUBAT DIŞKI SKANDALI GÜNÜ

BirGün gazetesi, 21 Şubat 2010, Dalalet 8/116

Süreyyya Evren
sureyyya@mexico.com


Gündem çılgınlığı içinde kaybolmaması gereken bir ‘sevgililer günü eylemi’ yaşadık geçen 14 Şubat’ta. İstanbul Feminist Kolektifi koyduğu eylemle şu açık mesajı verdi: “erkeklerin sevgisi her gün 3 kadını öldürüyor.” Son derece yerinde bir uyarı; yerinde derken söyledikleri doğru anlamında değil sadece, ama ‘yeri’ de doğru. Sevgi tam bir kara niyet aklama şirketi gibi çalışıyor çünkü.

Sözgelimi bu erkek cinayetlerinin sıklıkla medyada nasıl kategorize edildiğine bakalım: Aşk Cinayeti! Bir erkek ilişkide olduğu kadının kişisel bir hayatı olamayacağına, sadece kendisine endeksli yaşamak zorunda olduğuna hükmedecek ve kendisinden ayrılmaya kalkması (cüret etmesi) halinde kadını tehdit edecek, iş yerine gidip tokatlayacak, kapısına dayanacak, yolunu kesecek, iş yerinde değersizleştirip işsizleştirmeye, toplumda itibarsızlaştırmaya çalışacak, arkadaşlarını ailesini patronlarını taciz edecek, sokakta evde çarşıda saldıracak, vuracak, öldürecek, bıçaklayacak, kovalayacak, takıntılı şekilde mahkemeye verip dava dilekçelerinde orospuydu, herkesle yattı diyecek, evet zaten ayrılır ayrılmaz kadına ilk sözü neredeyse garantili biçimde orospu olacak, üstüne üstlük yalnız (ve ayrılmış, boşanmış) kadının Türkiye toplumundaki mahalle-çevre-kültür baskısında bunalmasını arttırmak üzere kapı kapı dolaşarak kadını yalnızlaştırmaya çalışacak ve sonra da feminist erkek olarak imza kampanyalarına, yürüyüşlere, toplantılara katılacak. İşte size bir Aşk Cinayeti! Cinayet gerekçesi temelde mülkiyet ihlali (köylerdeki tarla kavgası ve tüfekleşme) benzeri bir benim-mülküm-olan-kendine-başkasını-alamazsın’a dayansa da ya bir duygusal zaaf olarak lanse edilecek ya da bir haksızlığa uğrama. Türkiye’de en azından şöyle bir durum sözkonusu, bu konuda soldur sağdır, faşisttir anarşisttir farketmiyor fazla: kadın kendisi olmakla adamı mağdur ediyor! Beni çok incittin: kendin oldun! (Buradaki incittin sözcüğü yerine meşrebine göre herkes farklı bir söz kullanıyor elbet, ‘rezil ettin’, ‘hayatımı mahvettin’, vs gibi).

Belki bugün medyaya baskı grupları kurmanın zamanı gelmiştir: artık bu ‘aşk cinayetleri’ gevezeliği bitsin. Ne bileyim ‘erkek egemen cinayeti’, ‘maço cinayeti’ vb bir şey bulunsun. Yeni bir dil şart. Ya benimsin ya kara toprağın bir aşk sözü değil –tam da aşkın zapturapta alındığı bir kültürün mottosu bu. Aşkın tutuklandığı yerde ya kara toprağınsın (cebren yoksun) ya da benimsin (kendi rızanla yoksun) borusu öter elbet. Bu kültürde aşk, her ayrılan kadına şiddet olarak dönüyor. İlişki içinde kadının kendi başına varolduğu her an paniğe yolaçıyor –bir güvenlik krizi çıkmış gibi davranılıyor. Dikkat dikkat sarı alarmdan kırmızı alarm seviyesine geçildi! Neden? Bir kadının varolduğu tespit edildi! Nasıl yani, kendi başına mı? Evet maalesef... (ve cızırtılar, bir kaç el ateş sesi, çığlıklar...)

Maço bir kültürde yetişmiş insanların bir kadınla birlikte olmayı kendine tam anlamıyla yedirmesi zor zaten. Hele ki ayrılığı hiç yediremiyor erkekler genelde, kendi toplumsal statüleri kadın tarafından sarsılabiliyor mevcut sosyal kurguya göre, dolayısıyla kadının terketmesi, ayrılması artık onun olmuş kadının başkasıyla olmaya başlaması, başka hayat kurması gibi seçenekler hep saldırganlık sebebi. Birliktelik içindeki çatışmaların çözümünde de erkek hep bir ‘yahudi, pardon kadın, sorununa nihai çözüm’ vazifesi çıkartıyor kendine. Cahiller öldürüyor, namusu geri tesis etme jesti yapıyor ve alkış bekliyor (alıyor da) okumuşlar bok kavanozunda bok biriktirip bok dökme jesti yapıyor ve alkış bekliyor (işin ilginci, alıyor da). Cahiller cezaevlerinde popüler, okumuşlar da gazetelerde...

Karısını, sevgilisini öldürmekten cezaevine girenler tam bir ‘biz içerdeyiz ama görüşlerimiz iktidarda’ sendromu yaşıyor. Bok dökenler de ‘şimdi ben kötü adam oldum ama hepimiz aynı gemide değil miyiz, haklı değil miydim, azıcık yaratıcılık kattım diye başıma gelenlere bakın, söz bir dahaki sefere direktman öldürücem böyle eski köye yeni adetler getirmiycem’ diyor her fırsatta. Üstelik bu mafyatik meydan okuma söyleşilerinde karşılarındaki gazeteci kadınları bile sindirebiliyorlar. Onları kollayan süper yazar süper liberal süper kibar erkekler de dayanışmada gösterdikleri başarıdan memnun, huzurla sindiriyorlar akşam yemeklerini. Kadınlar dayanışıp gazeteden istifa mı etti: vay marjinaller, isterikler! Kadınlar dayanışıp birbirini mi korudu: vay bilmemneler! Kadınlar varolmak için uğraşmalarına gerek olmadığını, onların yerine de bizim varolma işini fedakarlıkla üstleneceğimize ikna mı oldular. İşte şimdi oldu, huzur ve barış sağlandı...

Velhasıl 14 Şubatlar Mor Çatılık durumların kurtlandığı yer olarak çok doğru tespit edilmiş. Devamını diliyoruz.


ARMAĞANLAŞMA –ARMAĞANSIZLAŞMA

Konunun daha hafif yönüyle ilgili de küçük bir not düşelim: Her Sevgililer Günü’nde İslamcı-muhafazakar cenahtan ‘büyüklerin elini öpme dışında bütün eğlenceler kaldırılsın’ çağrısı geliyor. Sağ ve genel olarak Türkiye egemen kültürü için ‘sevgili’ zaten bir referans birim değil, tanınan, muhatap alınan bir birim sayılmıyor, bir birim olarak öne sürülmesi bile linçci sağduyumuza ters. Sol cenahtan ise ‘bunlar tüketim tuzakları halbuki benim daha sofistike –ve feminist gösterip el kol bağlayan– tuzaklarım var’ çalımını izliyoruz. Bu konuda alternatif birşey önereceğimden değil, ama sol kültürün çok ezbere tavırlar takındığını da söyleyebilirim. Evet bir gazetenin 14 Şubat özel ekini elinize aldığınızda reklamdan başka birşey bulamazsınız ve her türlü insani bilgi alışverişe yönlendirmek üzere yeniden işlenmektedir buralarda. Eyvallah. Fakat armağanlaşma denilen de bir şey var ve kimse sosyalistlerin/anarşistlerin sevgililer günü, yılbaşı, doğumgünü, anneler günü vs olmadan birbirlerine armağanlar verip durduklarını söylemesin. Bir (merkezi) armağanlaşma karalanacaksa başka bir (tabandan) armağanlaşma doğurmak gerekiyor, armağansızlaşma değil.

Önereceğim tek bir şey var: sevgililer gününün heteroseksüel olmayan sevgilileri de kapsadığına dair vurgu büyütülmeli erkek şiddeti 14 Şubat’larda tahtaya kaldırılırken.
Daha yeni Fatih’te Aycan’ı öldürenler 14 Şubat günü neredeydiler?

Pazar, Şubat 14, 2010

BAŞKA BİR SİYAH ADAMIN ENKAZI ÜZERİNDE DİKİLMEK

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

BAŞKA BİR SİYAH ADAMIN ENKAZI ÜZERİNDE DİKİLMEK

BirGün gazetesi, 14 Şubat 2010, Dalalet 7/115

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Mevcut durumda Türkiye siyaset arenasını çalkalandıran üç büyük eksenden sözetmiştik: (milliyetçilikler, azınlıklar, ulus-devlet, ırkçılık, sosyal bölünme vd temaları içeren) Türk-Kürt ekseni, (ordu, radikal islam, ılımlı islam, mahalle baskısı, sivil vesayet, Ergenekonculuk, darbecilik vd temaları içeren) globalist-islamist/nasyonalist-laik eksen ve de (en arkaya atılmaya çalışılan) ezen-ezilen, patron-emekçi, kapitalizm-komünizm, sömürü-direniş ekseni. Bu eksenlerden ezen-ezilen ekseninin TEKEL direnişi dolayısıyla olağanüstü günler yaşadığı ve uzun zamandır olmadığı kadar el üstünde tutulduğu aşikar. Bu noktada özgürlükçü (liberter, anarşizan) sol içinde konuya nasıl yaklaşmalıyı masaya yatıran bir tartışma dönüyor. TEKEL direnişinin fazla önemsenmesinin özgürlükçü sola zarar verebilecek, ‘basbayağı gericiliğe’ varabilecek bir gerçeklikten kopmaya uzanabileceği, belirli bir saygı ve hakkaniyet çerçevesinde akıl mesafesinin korunması gerektiği söylendi. Buna karşılık ise ‘tin’ vurgusu yapıldı. Direniş ruhunun olumsuz koşullarda hepimizi bu işlerde tutan yegane veri olduğu, direniş ruhuyla kol mesafesinin açılmaması gerektiği ifade edildi. Elimizdeki kritik bir tartışma; birkaç açıdan bakmaya çalışalım.

İlk olarak işçilerin pragmatik hesaplarına dünyayı dönüştürme misyonu iliştirilmesinin eleştirisine bakalım. Bu eleştiriye genelde –eleştiri sahiplerince dahi– eylemde politikleşme şiarının ihmal edilmemesi gerektiği cevabı veriliyor ve mevcut durumdan dramatik dönüşüm örnekleri sıralanıyor. Bunların insani değeri –ve mikro politik etkileri– saklı kalmakla birlikte makro planda belirleyici olan bu işçilerin tek tek –biraz da şansa kalmış ve emareleri geçici olabilecek– politizasyonu değil elbet (o yüzden sırta fazla imge yüklemeyelim ağırlık yapar, yolda kalırız eleştirisi, ilk başta haklı gibi görünüyor); makro planda dönüştürücü olan eylemlerinin toplam politik etkisi. Deneyim hiç eğitmese de, Diyarbakırlı horon Karadenizli şemmamme oynamasa da güne makro siyasi etkisi aslında değişmez. Dolayısıyla geniş plan sözkonusu olduğunda o etki üzerindeki politik kavgaya dahil olmak ve orayı sola ve özgürlükçü sola çekmek gerektiği söylenebilir. Öte yandan, TEKEL direnişine çekince eleştirisini getirenlerin bundan bihaber olduklarını söylemek adil olmaz: aksine, tam da bu makro siyasi etkiyi olumsuzlayan bir uyarı bu. Sakıncasını çok net bir şekilde de ifade ediyorlar: bu ezen-ezilen ekseninin, ana siyasi eksen olması elzem sayılması gereken Ergenekon eksenini ikincilleştirdiğini belirtiyorlar. (Hiç denk gelmedim ama aynı eksen önceliği anlayışıyla Kürt özneliği de konuşsa onların da TEKEL’de öne çıkan ezen-ezilen ekseni, esas ana sorun sayılması gereken Kürt eksenini ikincilleştiriyor demeleri beklenirdi. Hangi eksenin bizi ileri taşıyacağına kanaat getirdiysek diğer eksenlere ayrılan enerjinin geriye götüreceğine inanmamız anlaşılır, ama bunun göreceliğini de unutmadan.) Fakat bu gündemde üst sırada olma mücadeleleri herşeyi tek başına belirler mi gerçekten?

Futbol sadece futbol değilse TEKEL direnişi de sadece TEKEL direnişi değildir –andığımız siyasi etkinin içinde işleyen bir ‘sanal sermayeye’ de sahiptir. Evet, reel sermayesi sınırlı olabilir ama kim siyasetin salt reel sermayelerle döndürülen bir pazar olduğunu söyledi ki?

Fakat kötümserliğe dayandığı varsayılan bir eleştirinin Lennonizm imgesiyle ruh bazında karşılanmasının getirdiği sorunlar da var. Bu cevaplarda aklın kötümserliği iradenin iyimserliği ile zıtlık içinde konumlandırılıyor ve ruha vurgu yapılıyor. Halbuki aklın kötümserliği illa ki yenilgici kötümserlik olmak zorunda değildir. Gün Zileli bu ayrımı daha yeni bir söyleşisinde gündeme getirmişti. İki tür kötümserlik/karamsarlık vardır diyordu: biri gerçekçi kötümserlik diğeri yenilgici kötümserlik. Ve ekliyordu: “İkincisi kötüdür, mücadeleye darbe indirir. Ama gerçekçi karamsarlık insanı her türlü zor koşula hazır olmaya teşvik eder, boş iyimserlikten ve örgütlerin körüklediği, “iyi günler göreceğiz çocuklar” naifliğinden korur. Gerçekçi olan, gerçekten iyi günlerin koşullarını da yaratır.”

Akılcı değil de düşçü oldukları için TEKEL işçileri direniş başlatmıştır demek ve bizler de düşcüler olduğumuz için arkalarındayız demek yenilgici kötümserliği gerçekçilik saymaya dayanıyor. Ayrıca neden ruhlar aleminde huzur buluyoruz ve politik bir eleştiriye politik bir cevap vermiyoruz? Tekel işçilerine aşırı değer atfetmenin bir kendinden geçme ve gerçeklikle bağı koparma olarak nitelenmesi politik bir eleştiridir. Günümüzde doğru politik tutumun daha önce bahsettiğim üç ana eksenden laik-islamcı eksenin sol tarafından birincil eksen alınması olduğunu söyleyen ve eksen içinde anti-Ergenekon, anti-milliyetçi bir yerden mücadele verilmesini öneren politik bir eleştiri. Sınıf eksenine koşarak sarılınmasının diğer eksenden rol çalmasına isyan ediliyor. Ayrıca en eski kulübelere dönüldüğünü, sınıf indirgemeciliğine varıldığını, halbuki sınıf meselesinin de günümüzde 30 yıl önceki mesele olmadığını, istisnai bir evrede olduğumuzu söylüyor bu eleştiri. Yani sınıf indirgemeciliğinin dahi en çözmeye aday olduğunu iddia ettiği sınıf sorununun gerçekçi –güncel– bir analizine dayanmadığını iddia ediyor.

Aklın kötümserliğinin her soruya cevabı vardır, aksine cevabı olmayan iradenin kötümserliği, yani yenilgici kötümserlik. İradenin kötümserliğine düşmeye bunca yakınmıyız ki kendi kendimizi diri tutmamız, bizler inandık siz de inanın diye bağırmamız gerekiyor. Gerçi irade kendi başına iyimser veya kötümser olmaz, irade mücadeleci veya yenilgici olur. İyimser veya kötümser olan akıldır. O yüzden esas ayrım hangi pozisyonun kötümser hangisinin iyimser olduğu değil hangisinin mücadeleci hangisinin yenilgici olduğu. Buradan bakarsak tartışmadaki her iki pozisyon da mücadeleci pozisyonlar: biri mücadelenin eksenini anti-Ergenekona kaydırmak istiyor, diğeri ise daha fazla işçici hattan gitmek ve bu konuda –içeriden– eleştiri duymamak istiyor. Verdikleri cevap kabaca biz doğru duygularla hareket ettik, insanlığın iyiliğini istedik, mücadele içinde aklın da bizi bulacağına inandık, biz şarkılarımızı söyledike geliyor. Ancak ‘vaktinden önceki girişimler’i doğru yapan şey gerçekçi analizlerden uzaklıkları veya bunları takmamaları ve hayali bir zemini esas almaları değildir ki, ‘vaktinden önceki girişimler’i doğru yapan siyasi agresyonlarıdır, vaktin belirlenmesi üzerinde hak talep edişleri, defansif bir şekilde beklemeyişleri, değiştirmeye yönelmeleridir.

Özgürlükçü sol için doğru tartışma zemini politik kalmalı. Ve politik kalacak olursa da cevaplanması gereken soru şu: nasyonalist laik-globalist islamcı merkez-eksenine mi verilmelidir enerji en fazla, yoksa ezen/ezilen/sınıf eksenine mi? Bugün solu ‘ileri’ taşıyacak yol hangisidir? Bu soruyu tartışmak kimin ne dediğini netleştirecek ve politik bir cevap olacaktır. İradenin iyimserliği çaresizlik hissinin iyimserliği ise eğer tarihte çaresizlik hissinin (hadi içimden geldiği gibi daha fazla demeyeyim ama) en az iyimserlik kadar kötümserlik de ürettiğini, en az mücadelecilik kadar yenilgicilik ve teslimiyetçilik de ürettiğini biliyoruz. İsteme iradesini, umut ilkesini öne çıkaracaksak mesela, soru tekrar siyasete geliyor. Mesele birimizin irade doluluğu ile diğerimizin irade yoksunluğu hiç değil. Ne istiyoruz, neyin istenmesini istiyoruz, istediğimiz müdahale ne?

Tekel direnişine destek vermeyi bu anlamda özgürlükçü sol içinden okuyacak olursak, bu bir eksen kavgasıdır ama bir eksenler tercihi kavgası olmak durumunda değil basitçe. Daha karmaşık bir amalgamla işin içinden çıkılabilir. Sonuçta Tekel’in öne çıkardığı sınıf ekseni solun ve genel olarak tek tek bireylerin gündelik hayatının özneliğini öne çıkartıyor. Kürt Açılımı olsun Ergenekon olsun bunların hiçbiri tabandan gelişmeler değil. Tabandan siyaset açısından, tabanın özneleşmesi açısından, TEKEL’deki ışık tek ışık sayılsın demiyorum ama gözardı da edilmemeli. Önemli bir noktadır. İkincisi solun özneliği meselesi. Bununla kastedilen de kimi sol bireylerin/örgütlerin güçlü öznelere dönüşmeleri değil. (Böyle birşeyin sakıncalarından bile bahsedilebilirdi.) Daha çok sol değerlerin sürecin siyasi akışına yön vermede daha belirleyici bir rol oynamasıdır. Azınlıklarla ne yapalım, demokratik haklarla ne yapalım, militarizm ile ne yapalım sorularına cevap arama sürecini a)tabana taşıyor ve kolaylaştırıcı rolü veya danışman rolü yerine çok daha geniş biçimde dönüştürücü rolüne talip olunmasını sağlıyor (yüzde 47 oy atmaktan çok daha fazla fail olmaktır böyle bir direnişi yürütmek) b)bu arayışların temel ve güncel sol değerleri muhatap alarak yürütülmesi zorunluluğunu dayatmaya doğru gidiyor. Burada işte özgürlükçü bir refleks şart yoksa rahatlıkla yaşanabildiği gibi TEKEL’in sanal sermayesi nasyonalist sol tarafından iç edilebilir, hesaplar boşaltılıp bir takım sınıf indirgemeciliklerine aktarılabilir, bugünün sınıf çelişkileri yerine kitaptaki sınıf çelişkilerine hayali ihracat yapılabilir, vatan-millet-antiemperyalizm solunun hakimiyeti güçlenebilir. Ama biz değil miydik ölümden korkutup sıtmaya razı edenlerden değiliz diyen? Öyleyse, bunlardan korkalım ama bunlarla korkutmayalım. TEKEL direnişinin total politik etkisine bakalım. Herkese daha çok hürriyet değil herkese daha çok genel grev, daha çok eylem, daha çok eylemde dönüşme, eylemle dönüşme düşsün. Farklılıkların birlikte siyasileşmesini istiyorsak tabandan olan ve sol olanla yürümeliyiz, yukarıdan yürütülen ve kültürcü bir iktidar çekişmesine sıkışan yerine. Siyasileşme nedir ne değildir bırakalım bunun tarifini taban yapsın...

Pazar, Şubat 07, 2010

UNUTARAK UYANSAM

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

UNUTARAK UYANSAM

BirGün gazetesi, 7 Şubat 2010, Dalalet 6/114

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Mecliste yaşanan AKP-MHP ‘peygamber yumruklaşması’nı seyrederken AKP’nin 2007 seçimleri öncesinde yürüttüğü seçim kampanyasını hatırladım. O günlerde Erdoğan kendilerinin en ideolojiler-üstü, en Özalist, en işbitirici, dolayısıyla en az çatışmayla en fazla nakiti kazandıracak parti olduklarını iştahla anlatırken hem MHP’yi hem de DTP’yi geriletmek üzere bu iki partinin meclise kavga gürültüyü geri getireceklerini savunuyordu. Özellikle de MHP’nin zaten meclise gireceği varsayıldığından, şimdi bu DTP’yi de meclise sokarsanız görün o zaman curcunayı diyordu. DTP yerinde, yani dışarıda dursun, içerdeki işleri biz sizin adınıza da halledelim siz bir vekalet verin de mesajını Kürt seçmene dikte etmeye çalışırken, Bayburt’ta tam olarak şöyle demişti: “Bu bağımsızlar parlamentoya girecek. MHP de girerse Meclis'te neler olabileceğini görüyorum. O zaman gör kavgayı. Biz bunların kavgalarıyla mı, birbirleriyle boğuşmalarıyla mı uğraşacağız; Türkiye'ye hizmet mi vereceğiz. Biri bir uç, diğeri başka bir uç.”

Gün ola devran döne, herkes başka bir uç uç böceği, bir de baktık, Erdoğan’ın gördüğü vizyon gerçek oldu, ama bir farkla; boğuşanlar AKP ve MHP, ayırmaya çalışanlar da ‘o bağımsızlar’dı.

Bu basit bir ironi değil, AKP’nin siyaset sahasına çekildikçe dengesini kaybetmesinin doğal bir sonucu. Siyasete dair herşey AKP’yi sıkıntıya sokuyor. Seçimlerin bir iş ihalesi gibi algılanmasını normalleştirmek için az uğraşmadılar. Siyaset fazla bulaştırılmadan ortalama muhafazakar Türk-İslam kültürünün İslama doğru genişleyen egemenliği altında devleti kar amacı güden bir şirket gibi idare ederek büyütmek, kara geçirmek ve sonra da bizleri elimizde olduğu varsayılan devlet hisselerinin de bu sayede değerleneceği vaadiyle sessizliğe ikna etmek stratejisi her iş kolunu halka (yani diğer hisse sahiplerine) ‘dikkatli olun bunlar kar payınızı azaltmaya çalışıyorlar’ söylemiyle şikayet ediyor. Bu hesaba göre doktorlar TEKEL işçilerine “yeter bu kadar kazandığınız susup çalışın” diyecekler, öğretmenler eczacılara “fazla paragöz olmayın bize de kalsın” diyecek, toplu bir ayinle itfaiyecilere su sıkılarak ‘kaynaşmış bir kütle’ olma bilincimiz tümlenecek. Sınıf farkı yok, sömürenler yok, şirket yöneticileri var, işçiler ve hisse sahipleri var. Dolayısıyla siyasetin görünürleştiği bütün momentleri devlet/şirket’in iş yapmasını engellemeye çalışan, ‘iş ahlakına aykırı’, yasadışı, ve anti-demokratik çıkışlar olarak göstermek gerekiyor…

İşte TEKEL direnişi tam da bu eklemden işini zorlaştırıyor hükümetin. Bir yandan Kürt Açılımı öbür yandan TEKEL Direnişi bastırınca AKP her geçen gün siyasete çekiliyor ve ekonomiyi çözen işbitiriciler resminden düşüyor. Siyasetin salt kendisi, AKP-Napolyonları için Moskova etkisi yapıyor çünkü siyasetin içinde ordularını barındıramıyorlar. Her siyaset cephesine girdiklerinde geri çekilmeleri gerekiyor. Aslında bu tutumun halk desteği de yok değil: halk kötü bir siyasetten değil kötü bir ekonomiden korkuyor en çok. Kötü siyaset yapan bir siyasetçi mi kötüdür ekonomiyi kötü idare eden bir siyasetçi mi diye anket yapılsa sonucun ne çıkacağı malum. Ki korku en belirleyicisi siyasi tercihlerimizin. Umutlarımızın peşinde koşmuyoruz korkularımızın tersi tarafa koşuyoruz. Solun bu iklime kapılmaması, paltosunu, eldivenlerini hazır etmesi gerekiyor. Sol korkudan beslenerek büyümez, güzelleşmez. Tarihsel niteliği bir yana, günümüzdeki kullanımları o yüzden rahatsız edici ‘ya sosyalizm ya barbarlık’ sloganının. Barbarlık canavarının tersi tarafa en hızlı koşmanızı sağlayacak tekerlek değildir ki sol. Kendisi bir yön sunmaya taliptir. Bir umut sunmaya. TEKEL direnişi bu anlamda zaten kritik: her türlü bir umut sunma refleksini geri çağırıyor siyasi gövdeye. Genel Grev’den ölüm oruçlarına bütün tozlu bavullar tavanarasından indiriliyor. Hükümet için esas sancı bu: 2007 seçimlerinden önce yakalanan işbitiriciler üslubu kaybediliyor. İşbitirmedikten sonra zafer yok neo-Özalizme.

BDP’nin sivil itaatsizlik çağrısı da sözgelimi bu boşluğu iyi sezmiş bir şekilde ‘siyaseti heryerdeleştirme’yi öngörüyor. Okullar, nüfus müdürlükleri, askerlik şubeleri, her tür basit işlem, devletle her tür karşılaşma bir siyaset arenası olarak algılansın önerisidir gündeme getirdikleri. Hiçbir işlem sadece bir işlem olmasın, her işlem bir siyaset olsun, bir siyasi çatışma veya uzlaşma ile sürsün. Kürt hareketi öznelik konumunda bu kadar tecrübe biriktirmişken ve pazarlığı hiç de aşağıdan açmaya gerek görmezken, Kürt hareketine göre çok daha gerilerde gözüken kimi sanatçılar ve kültür insanları fena halde özgüven sıkıntısı çekiyorlar.

Açıl sanatçı açıl!

Kürt Açılımı’nın bir alt-açılımı olarak bir de Sanatçı Açılımımız var şimdi. Sanatçılardan oluşan heyetleri Başbakan huzuruna kabul edecekmiş ve sanatçılar Başbakan’a görüşlerini ileteceklermiş. Yüce devlet katında fani sanatçıların görüşleri böylece memlekette ilk kez dikkate alınacakmış. Neresinden baksanız çok vahim bir tablo. Birincisi bir sanatçı için devlet danışmanı olmak bir iltifat değildir. İkincisi mesele ‘milleti temsil etmek’se, illa bir temsiliyet sözkonusu olacaksa, sanatçı, milleti siyasetçiden fazla temsil eder ve de üstelik bu ehliyeti devletten almaz. Sanatçılar kendi inisiyatiflerini kimsenin huzuruna kabul edilmeden kendi başlarına koyarlar, sistem onları takip etmek durumundadır. Sanatçı sisteme danışmanlık yapmaz, yöneticilere, merkeze danışmanlık yapmaz, bütün satha seslenir. Alışverişi bütün satıh iledir. Sanatçı hesabı padişaha vermez; TEKEL işçisine verir, doktora verir, eczacıya verir, tarihe, yavaşlatılmış da olsa akan zamana, hayallere, başını uzatan kuşa verir de iktidara vermez. Çünkü de Gaulle Fransa değildir, Sartre Fransa’dır. Sartre “aman şükür benim fikrimi sordular” diye gurur ve sevinçle düğmelerini iliklemez, de Gaulle zaten Sartre’ı takip etmek durumundadır. Diyelim takip etmedi, bu Sartre’ın problemi değildir de Gaulle’ün problemidir. Özal’ın helikopteri saçlarımı savurdu diye sevinenlerden devlet beni adam yerine koydu diye tüyleri diken diken olanlara geldik. Misyon duygusu sistem tarafından dağıtılan bir görev değildir, misyon merkezden alınmaz; sanatın kendisinden, edebiyatın kendisinden, hayatın kendisinden alınır alınacaksa. Hem bir de şu var, hani konumuz Kürt Açılımı ise; Kürt halkının kendini temsil etmek için kurduğu partiler, söylemler var, ben hiçbir temsiliyeti tanımam diyen için de Kürt halkının kendisi var orada bir yerlerde.

Ezilenlerin danışmanı niye yok da devletin danışmanları var diye kimse hiç düşünmüyor mu?...

Pazartesi, Şubat 01, 2010

ÇALIŞMAZDIK ASLA

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

ÇALIŞMAZDIK ASLA

BirGün gazetesi, 31 Ocak 2010, Dalalet 5/113

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Türkiye’de tıkanıklıklarla başetmekte zorlanan siyasi dilimizin önemli bir eksikliği de anarşizmin tarihsel ve güncel birikiminden faydalanmayı reddederek yola devam etmeye çabalaması. Halbuki anarşizm, en temel kimi açmazlara el verebilecek konumda. Sözgelimi devletçilikten kaçınca liberalizmin kucağına düşmek gerekmiyor; devleti tam karşısına almış anarşist doktrin var! Militarizmi karşıya alınca İslamist-globalist oyuncağa dönüşmek gerekmiyor; anti-militarizm ve anarşizmin militarizm karşıtı pozisyonu var. Hiyerarşiye, sınıf indirgemeciliğine, otoriterliğe, merkeziyetçiliğe, temsiliyetçiliğe, makro siyasete karşı durunca radikal sol ekseni yitirmek gerekmiyor çünkü hiyerarşi karşıtlığını, ezilen özneyi sınıftan geniş kavramayı, anti-otoriterliği, merkezsizliği, temsiliyet karşıtlığını, mikro siyasetleri yüzyıldan fazladır politize eden tarihsel anarşizm ve günün koşullarında, Seattle’dan itibaren küresel bazda radikalizmi ileriye taşıyan güncel anarşizm var. Üstelik de anarşizm etiketlere çok itibar etmediği için elimizde anarşist etiketini illa ki kullanmadan ama anarşizmin çerçevesini esastan takip edeerek anarşizmin katkılarından faydalanmanın bir şemsiye kavramı var: anarşizanlık... Bunu, anarşizmin katkılarını anarşizmin adını anmadan mülk edinmeye çalışan lafta özgürlükçü sol konumlanışlar için söylemiyorum. En son bu tuhaflığın örneklerini Yunanistan’daki anarşist Aralık (2008) İsyanı’ndan sonra görmüştük. Tüm dünyanın anarşist ana eksenini tartışmaya bile gerek görmeyip ona göre yaklaşımını belirlediği bir isyanı durup dururken yok ‘gençlik isyanı’ yok ‘arada anarşistlerin de görüldüğü sol yelpaze birliği’ gibisinden uydurma kalıplarla mülk edinmeye çalışanlar olmuştu. Bunlar tabii eskiden özgürlükçü sol cephede gibi gözüken, dünyanın ve özellikle Türkiye’nin içinden geçtiği son süreçte koşarak ortodokslaşan, benim ilk vakumlamada merkeze kaptırdığımız dediğim öznelerdi. Sonradan ortodokslaştıkları için her iki apoleti de taşımak, hem kibar hem yırtıcı olmak istiyorlar. Bu karından konuşanlardan farklı olarak, en eski ortodokslar hiç böylesi numaralara tenezül etmeyip Aralık İsyanı’nı tam da anarşist olduğu için eleştiriyorlardı ki ortodoks pozisyonun doğrusu da budur ve de aslında anarşizmin ve genel olarak hatta solun geleceği açısından da ‘gibi-yapmalar’ı bırakarak herkesin sahici bir yerden konuşması çok daha yaşamsaldır.

Dolayısıyla anarşizan derken kastettiğimiz anarşizmin adını anmadan kazanımlarını mülk edinmeye çalışan sinsilikler değil de farklılıkların birlikte siyasileşmesine değer veren ve günün koşullarında solu en özgürlükçü şekilde güçlendirmeye, geliştirmeye odaklanmış yaklaşımlardır. Farklılıkların birlikte siyasileşmesi bazen yanlış anlaşılıyor; mesele sürekli üzerlerinden geçerek farklılıkları kalınlaştırmak değil. Sürekli birlikteliklerin üzerinden geçerek kalınlaştırırken, farklılıkları düşman görmeye kendini kaptırmamak mesele. Anarşizm ile marksizmin geçmişteki çatışmaları ölümsüzleştirmeye kendilerini vermeleri veya birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışmaları idealimiz olmadığı gibi, aradaki farklılıkları yok etmeye çalışarak birleşmek de yanıltıcı bir hedef olurdu. Klasiklere saygının andımız tadında bir koşul olarak kapılarda durmasına da son vermek gerekiyor: anarşistler için kritik adım Marx okumak değil “marksistleri okumak”, marksistlerle konuşmak bugün. Aynısı marksistler için de geçerli, ilk kritik adım Kropotkin’i veya genel olarak klasik anarşizmi okumak değil güncel anarşizmle konuşmak, çalışmak, günün anarşizminin ne dediğine kulak vermek. Tabii tekrar tekrar altını çizmem bağışlanacak olursa, beni ilgilendiren her iki gövdenin de heterodoksları, özgürlükçüleri. Yoksa vatan-millet-anti-emperyalizm marksistleri ile kimlik-geyik-anti-entelektüalizm anarşistleri arasında kurulabilecek durmaksızın kendi kendini onaylama ve azizleştirme içeren bir alışverişle ilgilenmeyi, dünyayı değiştirmekten çok kendisine dair algıyı değiştirmeye adanmışları veya solu genel olarak dondurup sonra da bu buzun tek temsilcisi benim bayrağını sallama planını zafer adlı bir kutuda saklayanları, izninizle bir kenara bırakalım diyorum. Şuna bakalım: dünyanın ve özellikle ülkenin içine düştüğü sıkışmalardan çıkarken fraksiyon sınırlarını esneterek söylenenleri ve yapılanları hakkaniyetle değerlendirip karı birlikte kürelemek isteyenler ne diyor? Başka neler söylenebilir, başka neler yapılabilir?

Bu girişi aslında özgürlükçü solun Tekel işçileri direnişine anarşizan bir katkıyı çoğaltmasının yollarına dair tartışmalarımızı önünüze açmaya niyetlenirken yapmak durumunda kaldım. Mevcut durumda Türkiye siyaset arenasını çalkalandıran üç büyük eksen göze çarpıyor: (milliyetçilikler, azınlıklar, ulus-devlet, ırkçılık, sosyal bölünme vd temaları içeren) Türk-Kürt ekseni, (ordu, radikal islam, ılımlı islam, mahalle baskısı, sivil vesayet, darbecilik vd temaları içeren) globalist-islamist/nasyonalist-laik eksen ve de (en arkaya atılmaya çalışılan) ezen-ezilen, patron-emekçi, kapitalizm-komünizm, sömürü-direniş ekseni. İlk iki eksene yapılabilecek anarşizan beslemeleri tartışmayı sonraya bırakarak daha yakınımızdaki ezen-ezilen eksenine bakalım bu yazıda.

Servet düşmanlığının tam zamanı!

Tekel işçileri ve diğer emek hareketlerinin bugünkü spesifik önemine dikkat etmemiz gerek. İstisnai bir konjonktür var karşımızda. AKP’ye karşı hakça bir muhalefet zemini olduğuna kanaat getirdiklerinden Kemalistlerden ve sol nasyonalistlerden normalden fazla destek görüyor emekçiler. Hükümetin kucağına düşme, liberalleşme gibi semptomlara yakalanma kaygısına kapılmış özgürlükçü sol duruşlar için de bir süredir emek hareketlerinin önemi arttı. Dediğim gibi, kimsenin sınıf indirgemeciliği eleştirisi dinlemeye tahammül edebileceği bir dönemde değiliz, herkes kaybolup giden sınıf sorununu belleğe geri çağırmanın teorisini istiyor teori denince. Bunlar arka arkaya dizilince ne görüyoruz: Stalinistlerden benim gibi postyapısalcı anarşistlere, Kemalistlerden sosyalistlere en geniş anlamıyla Sol, yaşanan bu Tekel direnişini kendisinin öncelikli problemi olarak görüyor ve göz ucuyla değil de damardan desteklemenin yollarını arıyor. Ayrıca kültürcü tartışmalara fazla bel bağlayan yukarıda andığım Türk-Kürt veya İslamcı-laik eksenlerine göre çok daha dünyayı değiştirme ve ezilenleri kurtarma tonu taşıyor Tekel’in işaret ettiği ezen-ezilen ekseni. Zorbanın çok daha kolay tespit edilebildiği bir eksen olması da biraradalığı kolaylaştırıyor. Türk-Kürt veya İslamcı-laik eksenlerinde zorba biraz sabunlu, yer değiştiren, ansızın bir yere yapışıp ansızın sökülen bir kavram. Burada, Tekel direnişinde ise, durum öyle değil.

Direnişin uzamış olması, şehrin içinde, kapitalin akışını kesen alternatif bir floraya evrilmesi, ailelerin de katılımıyla gündelik hayatın eylem formuyla birleşmesi, Hayata Dönüş operasyonuyla ve genel olarak solun da bence günümüze uzanan kötü sonuçlar doğuracak şekilde mesafeli durmasıyla siyaset dilimizden çıkan Açlık Grevleri ve Ölüm Oruçlarını hatırlatmalarıyla, hükümetin ‘ben merhametli Osmanlı’yım avucunu aç ve bekle’ böbürlenmelerine salt yaşamla karşı koymalarıyla bambaşka bir alan açtılar zihinlerde. Sol, emek ekseninin ufukta yitmesini engellemeyi deniyor ama bu alanın kapatılıp yerine diğer kültürcü eksenlere dair tartışmaların geçmesini tercih eden ağır medya silahlarına sahip bir liberal baskı ve muhafazakar baskı da mevcut.

İşte bu noktada anarşizan etki, direnişin ittire ittire meydana taşıdığı Genel Grev kavramına neler katabilir diye düşünmek gerek. Genel grev anarşizmin ve anarko-sendikalizmin en sevdiği çiçek olagelmiştir. Anarşist devrimin İspanyası’nda genel grev 4 saatte bir aç karnına alınıyordu. Genel grev dilekçeciliğin tartışmasız yırtılmasıdır çünkü. Sen çorbamı ısıt ben dalağımı tekrar vereyim anlaşmasının rafa kaldırılmasıdır. Anarşizan etki genel grev ihtimaline katkısını arttırırsa bu eksen sınıf eşitsizliklerini belleğe geri çağırıp politikleştirme uyanışının sınıf indirgemeciliğine sıkışmasını engelleyip farklılıkları birlikte siyasileştiren ve radikalleştiren bir anlayışa daha fazla yaklaşmaz mı? Ekolojiden feminizme bütün mikro siyasetlerin bugün kendisini bu genel grev içinde (ve içiçeliğinde) gördüğünü hayal edelim...

Yerimiz doldu. Şu kadarını söyleyerek ara verelim: Herkesin 15 dakikalığına ünlü olduğu bir dünya değil 15 dakikada bir genel grevin yapıldığı bir dünya istemiyor muyduk biz zaten?

Pazar, Ocak 24, 2010

AKILDA KALMIYOR HRANT DİNK DAVASI UZUN

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

AKILDA KALMIYOR HRANT DİNK DAVASI UZUN

BirGün gazetesi, 24 Ocak 2010, Dalalet 4/112

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Hrant Dink pek çok şey idi, ölümünün ardından daha da çok şey oldu, ölümünün üçüncü yılında daha da çok. Ve çoğalıyor, daha da çoğalacak gibi duruyor; peki bu direngen akışkanlığını neye borçlu? Hrant Dink bir insanın önemini de gösteriyordu. Fikirler çok, pozisyonlar çeşitli, her yerde kulaklar her yerde muharebeler var. Herkes kendi adına insanı temsil ediyor, kimse kendini insani olanın karşısında tarif etmiyor. Ama ne kakafoniler ne de tertipler tek bir insanın üretebileceği sahici eleştirinin farklılığını görünmezleştirebiliyor veya tek bir insanın sözün yanı sıra yaşamla ve ölümle eleştiri getirmesinin biricik gücü karşısında durabiliyor. Karşısında duramamaları yıkılmaları anlamında değildir; kalkanlar ve çitler yüksek, ve daimi tahkimat hüküm sürüyor Türkiye’de, ama çatlaklar insanla açılıyor ve çatlaklardan insanlar sızıyor, çatlakları yarıklara dönüştürüyorlar ve o yarıklara yerleşebiliyorlar. Peki bu üç yıl içinde gerçekten açılan yarığa yerleşilebildi mi?

Hrant Dink’in ardından Türkiye solu ayaklandığında mevcut algı iklimimizde bir yarılmaya yol açmıştı. Hepimiz Ermeniyiz’e karşı o günlerde gösterilen şaşkın muhafazakarlıklar ‘bu bizim burda nasıl olabiliyor’ refleksine endeksliydi. Hem ezen hem de ezerken şefkat görmediği için mağduriyet yaşayan olarak kalmak isteyen egemen çoğunluğumuz buna karşı kabukluydu. Kabuğu çatlatıldı. Egemende kabuk çoktur doğru ama yarığa giren su da yürür. Hrant Dink’in, bir parrhesiastes, bir hakikat anlatıcısı, bir risk alan, doğruyu söyleyen, hakikat bildiğiyle kendisi arasındaki ilişkiyi buna göre kuran yaşamsallık olarak hakikat düzleyiciler ve düzenleyiciler tarafından öldürülmesinin ardından sarsılan insanlar sarsmaya da geldiklerinde kendilerini kalkanın içinden geçmiş veya kalkanın tam içinde buldularsa bundandı.

Hepimiz Ermeniyiz yarığından konuşmak ve yarığı büyütmek yarığın esnek özneleşmesi ile mümkün. Yarıkta vakumlara el kol kaptırmamak zorundayız. Üç yılın ardından öncelikli soru dolayısıyla buydu: yarıkta son durum ne? Hepimiz Hrant Dink olalım sözü nerelerden yankılandı? Yarıkta vakumlar dolaşıyor. Hortumlar gelip bir hamlede adam topluyor. Geçen üç yılın sıkıntılı bilançosu yarıktan önemli bir grubu merkeze kaptırmamız oldu. Bunu da vakumlara karşı alerjik bir tepki diye okuyabiliriz. Yani, esas “hükümran liberal” olarak kendini gösteren, ama bize yaklaştıkça sol-liberal şeklini alan vakum, ‘Hepimiz Ermeniyiz yarığı’nda, özgürlükçü solun derleyicileştiği bu momentte öyle bir güvensizlik esintisi yarattı ki hatırı sayılır ölçüde özgürlükçü sol konumlanışı merkeze kaptırdık. ‘Hükümran liberal vakum’ ırkçılık karşıtlığımızı bile kendi ‘elit ırkçılık karşıtlığıyla’ içine çekip macunlaştırarak geri tükürmeye meylettiğinde buna ne tepki vereceğini bilemeyen ama dönüştürücü solda kalmayı herşeyden çok önemseyen Sol en kestirme yol bildiğim yoldur anlayışına saptı. Üç yıl önce ortodoks Türk solunun millicileşmesi sendromu vardı yarmaya çalıştığımız, üç yıl içinde özgürlükçü Türkiye solunun millici görünmeden ortodokslaşmanın çarelerini arama uğraşına evrildi karşımızdaki duvar. Sokaktaki ırkçılık daha da büyüdü, Kürt tanınması birlikte yaşamanın imkansızlığının propagandasına iliştirildi, Kürt-Türk blok halinde ötekileştirmelerle kavranan bir gündelik hayat kavrayışına ulaştı (dört bir yanda değil her iki tarafta diyebileceğimiz kadar bugün), ortodoks solumuz sağdan ödünç aldığı anti-emperyalizmine nasyonalizmi oya oya işlemede çok ilerledi ve dokuya iyice sindi nasyonalizm, ‘elit ırkçılık karşıtlığı’nın yukardan bakan küstah ve inandırıcılıktan yoksun saflık iddiası, ‘haklarımız solu’nun her tür ekonomik-siyasal eşitsizliği ve sömürüyü tali göstermeye kadar uzanan yapay kavramlarla tahakküm odaklı ‘demokratik’ yaklaşımı ve sonuçta solu tarih sahnesinde özne kılmış her tür değerin elinden alınmasını en sol duruş olarak tanımlama pervasızlığı geri teperek bu kez de ben sadece klasikleri okurum öper başıma koyarım defansına dönüştü. Artık sınıf indirgemeciliği eleştirisini kimse dillendirmez, kimse ortodoks solun kötülüklerini okumak istemez, çünkü kriz var ve ortodoksi ehveni şer gözüküyor ‘dönüştürücü sol’da kalmak isteyenlere, balçıklı da olsa bizim emektar patikamız daha doğru bir yol, kırık dökük de olsa emektar kulübemiz daha doğru bir ev anlayışı, böyle böyle üç yıl önce açılan yarığı öbür yakadan vakumluyor. Yeni bir teoriye en çok ihtiyaç duyduğumuz bu kış, hafif hafif bir teori düşmanlığı da filizlenmekte. “Teori bizi bozuyor, liberallerin kucağına düşürüp enterne ediyor, halbuki benim parkam teorimdir,” reaksiyonu yakışıklı bulunur oluyor.

Geçen hafta Meyda Yeğenoğlu’nun yazısındaki Türk Açılımı başlıklı tersine çevirmeye yaptığımız göndermeyi kaldığımız yerden sürdürelim ve de yarıktaki son durum nedir sorusuna cevabı da burada aramanın ipuçlarını bırakmaya çalışalım. Yeni solun yeni evsahibinin sözedegeldiğimiz yarık olması ideal bir başlangıç hamlesi sayılabilir. Özneliği tüm fokurdayan haliyle yarığa bırakalım. Sabitlemeyelim ve vakumların sabitlemelerine de direnelim. Orada ne temsiliyet ne de özselcilik barınabilir. Taraflardan hangisini seçiyorsun sorusu altında bunalmayı bırakıp çifte ihanet teorisine dikkat etmenin zamanı çoktan geldi; Türkiye solu ikili oynayan ajan olabildiği ölçüde vakumlara elini kolunu kaptırmaktan kurtulabilecek gibi görünüyor.

Kardeşime Dokunma Baba!

Yarık içindeki bir eğilim de kardeşime dokunma teması çevresinde birbirini sahiplenmeye dayanıyor. Bu yumak güçlendirme ve direnişe çevirme hamlesi yüzdeyüz desteklenesi ve katılınılası kuşkusuz, öte yandan, geçen hafta ‘kardeş halklar’ metaforu gibi domestik metaforlarla çocuk halklar imgesine sığınmalara getirdiğimiz eleştiriyi burada da devreye sokabiliriz. Kardeşime dokunma diyen ses içinde üstü kapatılmış ama aslında orada durup duran bir başka sözcük daha barındırıyor: Baba! Aslında şöyle demiş oluyoruz: “Kardeşime dokunma baba!” Biz kardeşler birbirimize düşürülemeyiz, birbirimize sahip çıkıyoruz, ve senden gelecek darbelere karşı yumaklaştık. Örtük bir sakınca da şu: O değerli çünkü benim kardeşim, ona dokunulmaması gerek çünkü biz kardeşiz, elalemin çocuğu değil o. Halbuki bütün Sınırlara Hayır (No Border) hareketi, bütün uluslararası zenofobi karşıtı hareket “elalemin çocuğuna dokunma” hareketi değil midir? Ayrıca illa domestik imgeleme başvurulacaksa neden biraz daha cüretli olmayalım: mesela halkı ebeveyn kodlayıp sisteme terbiye vermek de bir seçenek olurdu. Sözgelimi şu slogan kullanılabilirdi: “Halkına (annene) el kaldırma!”... Ya da sonuna baba eklenemeyecek bir dil adına ve siyaseten doğruculuğu da elden bırakmayan bir hiyerarşi karşıtı duyarlılıkla dillenelim deniliyorsa “İnsana dokunma!”