Birgun

Süreyyya Evren'in Birgün yazıları -tüm "Dalâlet" yazıları ve diğerleri

Çarşamba, Kasım 25, 2009

SOL’A EMANET MUTLULUK

SOL’A EMANET MUTLULUK

Birgün gazetesi, 24 Kasım 2009, s.6

Süreyyya Evren


Türkiye solunun bugün elindeki daha doğrusu omuzlarındaki en ağır sorun AKP-Kürt Açılımı / CHP-Dersim Kapanımı arasında sıkışan ve sallanan solun ve sol değerlerin hakem ona kadar saymadan ayağa kalkmasını nasıl sağlayabileceğimiz meselesi. Tabii bir de ayağa kalktığımızda başka birine dönüşmemiş olmayı nasıl garanti edeceğiz meselesi karşımızda duruyor.

Türkiye Solu tarihindeki en ağır dönemeçlerden birinin içindeyiz. Solun dönüşümün öznesi olmaktan dışlanması yeni değil ama dönüşüme dair tüm fahri kürsülerden ilk kez dışlanıyor. Dönüşümün öznesi değil en iyi ihtimalle tecrübeli jürisi olması öneriliyor. Emekliye ayrılırken kendini aşağılanmış hissetmesin diye sunulan yatıştırıcılar arasında hangisini tercih edeceği kibarca soruluyor. Halbuki bazen bir yaranın en son ihtiyaç duyduğu şey bir pansumandır...

Dönüşümün öznesi olmaktan ve dahası dönüşümün bilgisini üreten adres olmaktan dışlanmak keskin bir darbe ve derin yara açıyor. Sola ilişkin kimlik bunalımını büyüten ve hayatileştiren bir sahne bu: eğer jürilik veya daha kötü durumlarda devlete danışmanlıkla nitelenecekse sola gerçekten ihtiyaç var mı? Nitekim bu işi en başarılı şekilde sol gemiden daha erken atlamış olanlar yapmıyor mu?

Orijinal Özalizm döneminde sol çok daha rahattı. İçinde bulunduğumuz güncellenmiş ve güçlenmiş neo-Özalizm döneminde solun durumu çok çok daha sıkışık. Özalizm döneminde sol en azından sol değerlerin tek temsilcisiydi. Sosyal demokratlar dahi sosyalist öğelerle ve kültürle bezeliydiler. Özal solun ajandasına da talip değildi. Belirli bir liberalizmi billurlaştırıyordu. Özalizmin müjdelediği değişim solun müjdelediği ile karşıtlık içinde kendini tarif etmekten çekinmiyordu. Dolayısıyla herkes köşesine çekilip antrenöründen tavsiyeler aldıktan sonra maça dönebiliyordu. Ülkenin geçirdiği dönüşümü sol belirleyemiyordu ama ‘esas’ dönüşümün temsilcisi olmayı sürdürüyordu. Bugünse değişimin öznesi olmaktan tam olarak itilme değişimin bir başkası tarafından gerçekleştirilmesiyle yaşanıyor. Dönüştürücü sol için gerçek bir değilleme niteliği var bunun psikolojik olarak. Yerinden etme sözkonusu. Düne kadar nasıldı: dönüşüm kötü güçlerce kötü yöntemlerle engelleniyor ve biz de dönüştürücüler olarak bu nedenle acı çektik, çekiyoruz ve kenardayız diyebiliyorduk. Şimdi kenardaysan bu sendeki bir problemden kaynaklanıyor diyebiliyorlar....

Öznelikten alınıp danışmanlık teklifiyle avunmak kimileri için daha da zor. Hepsinin değil ama kimi savrulmaların önemli bir sebebi bu.

Geçenlerde Ahmet İnsel anıyordu, gündelik hayatta bir esnaftan gelen ve iktidarı, hükümeti, giderek daha fazla devleti kastederek söylenen “bunlar daha komünist” yorumu ile karşılaşmanın artık sıradan bir ihtimal addedilebileceğini. Dağınık ve etkisiz görünen komünistlerden daha komünist bir dalga yayabilen bloklaşmış güçler koalisyonu ile nasıl mücadele edileceğine dair hazır bir formül yok solun elinde. Yeni bir düşman bu. İçinde eski düşmanların çoğunu barındıran ama yeni bir düşman, öyle yeni ki aynı zamanda yeni bir dost!

Sol değerlerden de seçilmiş parçaları içeren bir devrimci-dönüştürücülüğün, demokrat ilericiliğin, hakiki özgürlük yanlısı demokrat değerlerin öncülüğünün, faşistler hariç bütün kötü ötekilerin uzlaşmasından, mesela bir saydırmacayla ‘ABD, emperyalizm, globalizm, liberalism, muhafazakarlık, ortanın sağı ve radikal islamcılık’ın uzlaşmasından, bunların tümünün bir koalisyonundan, hem de blok halde tek parti olarak çalışan, birleşmiş ve güncellenmiş, ideolojik ve pratik defanslarını çok geliştirmiş bir koalisyonundan gelmesi sadece psikolojik olarak hazmı zor bir durum değil ayrıca teorik ve ideolojik olarak ve politik olarak da hazmı zor bir durum kendini onyıllardır dönüştürücülüğün adresi olarak kimliklendirmiş ve günü ve geleceği buna göre analiz edegelmiş Türkiye Solu için.


Öznesi sol olmayan dönüşüm paketlerinin içinde huzursuzlukla kıvranıyor sol. Bu emanet mutluluk hangi noktada geri alınacak? Sürprizler var mı? Hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ama ancak eklemlenebiliyoruz duygusu ile nasıl başedilir? Sol emanet mutluluğun içinde neden bunca içhuzursuzluğu çekiyor? Roller nasıl dağıtılmakta ve rol çalmak nasıl mümkün olabilir?


RÜZGARLI TEPELER


Türkiye siyaseti Kürt meselesinde bu seviyeye tabandan bir hareketle gelmedi. Bu noktayı unutmamamız gerekiyor...

Şehit anneleri parmağı devlete de uzatan açıklamalar yapıp halktan destek de görerek sivil bir girişim başlatmadılar, ölen oğullarının hesabını devletten sormanın meşruiyetini kovalayan tabandan girişimlerle ses getirmediler. Halk gündelik hayatta sorunun haklar ve eşitlik odaklı bir çözüme evrilmesinden yana herhangi bir inisiyatif göstermedi. Aksine giderek milliyetçilikleri yoğunlaştırdı, linç denemelerini ülke çapına yaydı, tabanda, illerde ilçelerde Kürt-ötekileştirmesi arttı, DTP ile PKK özdeşleştirmesi topunun düşmanlaştırılması ile yürüdü, kısacası Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik yollarla, Kürtlere tanınan hakların arttırılması yoluyla çözümünü öneren, bunu bir ihtiyaç olarak üst makamlara dayatmaya çalışan herhangi bir sivil girişimin çabalarının neticesi ile yürümüyor süreç. Gene piramidal yürüyor. En tepede çatışmalar yaşanıyor, kazananın fikirlerinin haklılığına dair koyu bir inanç dalga dalga piramidin tabanına yayılıyor.

Güce tapar ülkemizde ordunun güvenilirliği giderek düşüyor ama darbeci oldukları için değil darbeci olamadıkları için. Bu da demektir ki yarın daha güçlü başka bir asa yere vurulursa onun sözleri alkışlanacak. Tetikte olunmasını gerektiren bir durum...

Öte yandan sarsılmaz denilen otorite pozisyonlarının ve iktidar etme yordamlarının sarsılabilmesi Türkiye siyaset arenası için bir yenilenmedir. Ve henüz hayal bile edilemeyen gelecekteki farklı yenilenme ihtimalleri için de umut aşılayan bir yanı var. Böyle hükümran edalı figürler derdest edilebildiyse, kadir-i mutlak bilinen yapılar kuşatılıp erksizleştirilebildiyse, yapılamayacak şey yoktur, hissi veriyor.

Ama tabii çekinceleriyle. Ve ilk çekincesi de yukarıda andığım piramidal karakteri. Tepeden inmeyi geçerli bir seçenek addeden merkezi ve radikal sol siyasetlerimize şimdi liberal-islamcı siyasetler de eklendi diyebiliriz. Sonuç: emanet bir mutluluk... Ne zaman geri alınacak? Yarın neye dönüştürülecek? Tersine döner mi? Kimsenin söz hakkı yok tabanda.

Aslında son gelinen noktada bütün taraflar tepeden inmeci, herkes piramidal bir siyaset kurgusuna bağlı. Bir tepeden inilecek ama hangi rüzgarlı tepeden...

Bütün bu demokratik adımlara sermayeler, muhafazakarlıklar, global güçler, uluslarası hırslar sızmakla kalmadı bu adımların şekillenişinde rol de oynadılar deniyor. Eyvallah da, peki böyle bir şey olmasaydı bu adımlar kendiliğinden atılacak mıydı diye de soralım öyleyse. (Ve bu soruyla örtük bir biçimde tepeden inmeciliği gerekçelendirme riskimiz de var üstelik).

Sol Kürt meselesini en demokratik yollarla kendisi çözecekti de önüne mi geçtiler? Otobüslerin üzerinde PKK’liler sahnesini bırakınız sosyalist bir partiyi CHP sahnelese acaba tepki ne olurdu? SHP/SODEP ruhunun sosyalizan denemelerinin nasıl şok uyandırdığını ve dağıtıldığını biliyoruz. Olabileceği tek yol buydu, evet temiz olmadı, arkasındaki gölgeleri önündeki gölgeleri takip etmek isteksizlik uyandırıcı, ama başka türlü bu tabular yıkılmaz, bu adımlar atılmaz, bu meşruiyetler zemini inşa edilemezdi. Bunu diyorum fakat bunu demekle de kendi özgürlükçü siyasi çizgimin tabandan hareketlere bağlılığını zedeliyorum ve piramidal formüllere “yan cebime koy” mesajı veriyorum. Demek ki solun erksizleşmesinden nasibimizi alıyoruz. Bu ülkede idam cezasını da Sol olarak biz kaldırmadık. İşkenceyi de biz azaltmadık. Yargısız infazları da biz geriletmedik. Yarın bunların hepsi ve yenileri başlarsa da güveneceğimiz birşey yok.

Genel olarak kültürümüz piramidal şekillendiğinden Kürt siyasetinin kazandığı meşruiyet mazallah onu sıfırlayacak güçte başka bir tepeden inme yaşanmadığı sürece geçici olmayacaktır, kalıcı olacaktır. Devlet Kürtlerin varolmadığını söyleyince gündelik kültürde Kürt hareketinin kavranışının tıkandığı yerler ortadaydı. Bugün sıradanlaşan ve malumun ilanı gibi görünen detaylar dün radikal ve kökü dışarda iddialardı. Onur Öymen bu geçişe dair farkındalık noksanlığından dolayı köşeye sıkışmadı mı? Kendini nasıl savunduğunu hatırlayalım: “Ne zamandan beri Atatürk’ün yaptığı eylemleri savunmak bu ülkede suç oldu?” diyordu. Cevap basit: bir süredir...

Öymen’in pro-Dersim açıklamalarını ilk duyduğumda ben de şöyle mırıldanmıştım: Kürt isyanlarını şiddetle bastırmanın meşruiyetini yitirdiği bir momentte olduğumuzun farkında değil... CHP’nin lider kadrosunun dış gerçekliğe dair farkındalığı konusunda ciddi şüphe uyandıran bir durum. Kendini açık etme hali bizim lehimize elbet ama şu noktayı da unutmadan: o ya da bu sebeple, farzedelim AKP içindeki bir bölünmenin neticesinde, hasbelkader son seçimleri yüzde 47 ile CHP kazanmış olsaydı ve bir şekilde Kürt meselesi gündeme geldiğinde Dersim’de de gerekeni yapmıştık gene yaparız mesajı verseydi, ülkedeki Dersimlerin ve Sabiha Gökçenlerin meşruiyetini pekiştirmekte zorlanmayacaktı. Bunun önünü kesecek bir bağımsız sivil akıl yok Türkiye’de. Olsaydı zaten daha önce konuşmuş olurdu ve bugün olayların akışı üzerinde söz sahibi olurdu.

Solun aktörlerden biri olmadığı ama sol değerleri ve hedefleri de içeren bir dönüşüm sahnesinin solda uyandırdığı reflekslerden biri ortodokslaşma olarak gözüküyor. Bilindiği gibi kriz anlarında önümüzde iki ana yol çatallanır: biri yanlış işler yaptığımızı, yaptıklarımızı değiştirmemizi söyler, diğeri de yaptıklarımızın doğru olduğunu ama yeterince radikal uygulamadığımız için krizle karşı karşıya kaldığımızı söyler.

Sol içinde ikincisine sapanlar artıyor. Teorik bir boşluk tartışmaları, ayrışmaları, çeşitlilikleri vakumluyor. Başkalarının yaptığı, hele ki türlü sağ elin parmak izi bulunan bir kutuda gelen emanet mutluluğu istemiyorum, bizim kendi kulübemiz küçük ve demode, çatısı su alıyor, böcekler sarmış, ısıtması zor, ama bizimdir. Biz pılımızı pırtımızı toplayıp oraya taşınalım arzusu beliriyor. Bu arzu teorik olarak 90lardan sonra başlamış pek çok sorgulamanın terkedilmesini, ‘ne kadar ortodoks isek o kadar iyi’ye geçilmesini, bütün konumların bu doğrultuda revize edilmesini içeriyor. Artık eleştirileri dinlemek de istemiyorlar çünkü fazla eleştiri dinlemenin ve eleştirileri fazla ciddiye almanın içine düşülen erksizleşmeye, başka öznelerin uzantısı rollere razı gelmeye yol açtığını iddia ediyorlar.

Bu eğilimi anlamakla birlikte çok tehlikeli buluyorum. Solun muhafazakarlaşması ona asla hayal ettiği silkinmeyi getirmeyecek. Zaten o kulübe barınılamaz olduğu için farklı arayışlar güçlenmişti. Şimdi krizle karşılaşınca yaşanan yön seçememe ve koşarak eve dönme tutumu kimseyi bir yere götürmeyecek.

Ayrıca hala başlamamasını rahatsız edici bir gecikme addettiğim bir sol içi tartışma teması da var: sonuçta en demokratik ilerleme noktalarına uzun süren silahlı eylemlerle gelindiyse eğer neden silahlı eylemlere (şiddet teması üzerinden) ağır eleştiriler getirmiş olanlar kendilerini yeniden gözden geçirme ihtiyacı duymuyorlar? Bugün silahlı hareketlere burun kıvırmaya devam ederek son süreci demokratiklik üzerinden övmek çelişki olmuyor mu? Ve bu alandaki eksilme neden Türk solunun daha görünür cephelerindeki erksizleşmesiyle iç içe okunmasın? Evet cevaplar belki o kadar açık değil ama sorular tartışılmayı hakediyor.

Son olarak, kriz ile çatallanan yolda kendini bulma halimize ve kulübe metaforuna geri dönerek şunları sorabiliriz: ısıtılamayan kulübemiz de uygun değilse nerede barınabiliriz? Ve derdimiz barınmak mı olmalı? Sulara açılmayacak mıydık, maviliklere sürmeyecek miydik?

YENİ BİR TEORİ GEREK


Kürt siyasetinde demokratik kazanım ve meşruiyet yolunun silahlı eylemlerle döşeli olması durumu diyebiliriz ki Türkiye solu içindeki bir adaletsizliği de bu konuda acımasız davranmış olanların yüzüne vuruyor. O da nedir, Türkiye’de radikal sola haksızlık yapılmıştır. 1 Mayıs 1996’da laleleri söken kıza da gazete dağıtırken vurulanlara da haksızlık yapılmıştır. Sözgelimi radikal solun F tipi darbesi ve ‘Hayata Dönüş’ ile söndürülmesi eksik okunmuş olmasın?

‘Apolitik 80ler’ diye klişe bir tabir vardır. 70’lerle kıyaslamaya dayanan bu tabir belki 80lerde geçerliydi ama 2000lerde geçerli değil. Eğer darbe sonrasındaki 30 yıllık süreci gözönünde bulunduracak olursak en apolitik dönem 2000lerdir. Solun tüm güçleri zayıfladı 2000lerde, radikal soldan parlamenter sola, sosyalist partilerden anarşistlere, öğrenci hareketinden sendikal harekete, sivil itaatsizlik eylemlerinden silahlı eylemlere, kitlesel protestolara, her yerde her katmanda sol geriledi. İfadenin doğrusu ‘apolitik 2000’ler olarak tashih edilmeli. Solun 2000’lerde siyasetin bütün alanlarından itilmesiyle birlikte siyasetin tanımı da değişti. Parlamenter mücadele tek başına siyaseti temsil eder gibi göründü ve kamusal siyasal iç savaş da sol-sağ savaşı olmaktan çıkartılıp kültürel bir çatışmaya oturtuldu. Sol-sağ çatışması antik döneme ait bir yerel tuhaflık gibi gösterildi. Halbuki solun mevcut olduğu her yerde ana siyasal eksenin sol-sağ olması su gibi doğaldır. Sol-sağ çatışması iptal edilip yerine İslam-laisizm çatışması atandı da ne oldu, daha mı çok puan toplandı?

Ben gözünü 80lerin sonlarında açan kuşaktan olduğum için bana 80ler bile güçlü bir politik miras bırakmış gibi geliyor. 90lar ise kesinlikle çok politikti, üstelik de bellenmiş bir yordamın tekrar edilmesinden ibaret değildi, okunuyor, tartışılıyor, yeni denemelere imza atılıyor ve toplumda karşılık bulunuyordu. Türkiye tarihinde özgürlükçü solun en güçlü olduğu dönem diyebiliriz 90lar için ayrıca. Türkiye’nin kimi gecikmeleri yüzünden 68den çok daha iyiydi özgürlükçü sol için 90lar. Hatta 68i 68 yapan pek çok öğe ancak vatan topraklarına deforme olmadan intikal edebildi o yıllarda.

Peki apolitik 2000lere nasıl geldik? Nasıl bu duruma düşüldü? Acaba Hayata Dönüş sürecinde yiten birşeylerin eksikliği dalga dalga gerilemenin motoru olmuş olabilir mi?

Terör sözcüğünün sorgulanmadan sol tarafından kullanılması gibi problemler de gene 2000lerde arttı. Her zaman, birinin özgürlük savaşçısı diğerinin teröristidir derler. Şiddet tartışmaları da bu arada tek bir potada eritildi: şiddetsiz olanın yüceltilmesine kimsenin itirazı olmaması iyi güzel de şiddetin tanımındaki uzlaşma rahatsız edici. Şiddet nerede başlar? Solu tanımlayan bu soruya verilen kontra cevap değil midir: insanlar güzel güzel işlerine gidip geliyorlar, sevişiyorlar, uyuyorlar uyanıyorlarken sol bu akışı bir şiddet sahnesi olarak tasvir edendir. Soldaysanız size göre bu sahnede bir şiddet hüküm sürmektedir, karşısına çıkılması gereken bir şiddet. Hükmeden bakışa göreyse bu akış doğal bir akıştır ama buna müdahale edildiğinde şiddet oluşur.

Apolitik 2000lerin giderayak son darbesi solun özneliğini elinden alıp ona danışmanlık veya jürilik görevleri önererek sol değerlerin niteliği üzerinde de hak sahibi olmak oldu. Bu darbeye direneyim derken muhafazakarlaşmaktan medet ummanın yükselen bir trend olduğunu söylemiştim. Isınmayan kulübemiz güzeldi, hep beraber dönersek belki ısınır mantığı idi bu. Bizde sorun yoktu sadece yeterince radikal olmamamızda sorun vardı açıklamasına bel bağlama eğilimi yani...

Bu eğilimle karşılaştırıldığında çatallanma anında beliren ‘yanlış yaptık başka birşeyler yapmalıydık eğilimi’ çok daha cesur ve ön açıcı görünüyor. Tabii cennet el eriminde değil. Kontrol edemediği kendisinden büyük güçler arasında danışmandan daha fazlası olabilmenin yolunu arayanların cesareti bu.

Ve açıkcası bu yeni bir teoriye ihtiyaç duymayı da beraberinde getiriyor. Egemen rüzgarlarca vakumlanmaya direnebilecek ama küflü kulübeye dönüş nostaljisini de duygusal bir geçiş dönemi olarak hızla geride bırakabilecek yeni bir teoriye... Güncelin böylesine bastırdığı günlerde aynı zamanda harıl harıl teorik tartışmalar yapılırsa hiç şaşırmamak ve 2010lar için umutlanmak gerekir.

Bu kış sola yeni bir teori gelebilir...

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

Birgün, 1 Mayıs 2009

Chicago Anarşistlerinden Taksim’e

Süreyyya Evren


1 Mayıs’ın köklerindeki kahraman Chicago anarşistleri mevcut koşullarını korumak için mücadele etmiyorlardı –yeni haklar talep etmekteydiler... Defansif bir solculuk yatmaz 1 Mayıs’ın tarihinde. Talepkar, dönüştürücü sol yatar.

Son yıllarda Türkiye solu dönüştürücü gücünden çok şey kaybetmiş bir görüntü çiziyordu. Globalist-İslamistlerle nasyonalist-laikler arasındaki kutuplaşma çok yıpratmıştı. Kimileri anti-emperyalizm sömürüsüyle nasyonalist kanala akarken kimileri de demokrasi defansını çatalım derken global ve lokal (İslami) iktidarlarca çerçevelenmişlerdi. Bu sıkışmışlıktan çıkmak için sürdürülen arayışların teorik içerimlerine büyük bir ciddiyetle eğilmek gerektiği doğrudur. Ama dikkat çekmek gereken bir başka nokta da Taksim’de 1 Mayıs kutlaması talebinin bizzat sol tarafından ortaya konan bir gündem olmasıdır. Bu gündem dışardan dayatılmış değil. Boğuşmak durumunda kaldığımız, istemesek de pozisyon almak zorunda kaldığımız gündemlerden biri değil. Doğrudan, bizzat solun gündemi. Ve hem 1 Mayıs bizzat zaten solun gündemi hem de Taksim’de 1 Mayıs solun masaya getirdiği bir gündem. Bu nedenle sonuna kadar takip edilmesinin ekstra önemi var. 2007’den 2009’a gelen sürecin solun moral üstünlüğünde geliştiği de açık. Ve bu tip yükselmelerin son halkalarında sıklıkla olduğu gibi, 2009 1 Mayıs’ının sözgelimi 1996 1 Mayıs’ı gibi kritik 1 Mayıslardan biri haline çevrilmesi ihtimali de mevcut.

2007’de sol 1 Mayıs’ta Taksim’de buluşalım’ı yaratınca devletin tavrı tüm şehri bloke edip solcuları teşhir etmek ve kamuoyunun oluşacak öfkesini solculara doğru akıtıp Taksim’de 1 Mayıs girişimini moral olarak doğduğu anda boğmaktı. Fakat İstanbullular bu beklentiyi tersine çevirdiler. Sola değil hükümete kızdılar. 30 tane solcunun Taksim’e geçmesine izin vermiycem diye inat ederken bütün İstanbul ekonomisini felç etme kaprisi olarak yorumladılar. Bu tam da AKP’yi yaralayacak birşeydi çünkü gerçek bir işbitirici, gerçek bir Özalist iktidarın en son yapacağı şey işleri ideolojik kaprislerle aksatmaktır. Birden özlerine ihanet etmiş gibi oldular. Kamuoyu devlete, “solcular Taksim’e gelmek istiyorlarsa bırak gelsinler, sen onları orada döveceksen döv, bizim işlerimizi aksatma beceriksiz hareketlerle” mesajı yolladı. 2008 gelince hükümet bu eğilimi doğru okuduğu mesajı vermeye çalıştı ve hastanelere kadar kovalayarak yıldırmaya kalktı solu. Ama sol oraya gelmekle kazanmıştı zaten. Devlet babalaşmanın doğurduğu sahneler liberal-global kanadı ürküttü, moral üstünlük en güçsüz dönemindeyken galip gelme duygusu yaşayan sola geçti. 2009’a gelindiğinde devlet Kürtlere karşı denediği aynı taktiğin farklı da olsa bir versiyonuna prim verdi: isyanı biz şekillendirelim dediler ve 1 Mayıs’ı tekrar bayram ilan etmekle 1 Mayıs meydanının neresi olacağı, bayramın nasıl kutlanacağı kozunu da ele geçirmeye çalıştılar. Tabii en önemlisi 1 Mayıs günü ekonominin aksadığı anti-Özalist bir sahne doğması riskini ortadan kaldıracak şekilde 1 Mayıs’ı tatil ilan ettiler. Yeni bir 2007’nin yaşanmasını engellemiş durumdalar. 2009’un (bu yazıyı yazarken henüz bilemediğimiz) 1 Mayıs’ı bu şartlar altında isyana el koyma stratejisinin yansımalarıyla sıcak intikam kontrolsüzlüğünün bir birleşimi şeklinde geçecek.

2009 siyaset sahnesinde Türkiye solunun hem entelektüel olarak hem de fiilen güçleneceği bir sene olabilir. Kutuplardaki erimeler bu yönde çeşitli ihtimaller doğuruyor. Ve her ne kadar bunlara dair konuşmak sofistike analizleri diri tutmayı gerektiriyorsa da, Chicago anarşistlerini, Albert Parsons ve arkadaşlarını anmakla başlayan ve Türkiye dahil tüm dünyayı kateden pek çok başka belleği kendine katan duygusal bir yükü de var 1 Mayıs’ın. Ve bu duygusal yük, açıklama ve yorumlamadan çok duygudaşlık talep ediyor...

Birgün, 20 Nisan 2009

MİLLİ MAÇLAR VE MİLLİ İMGE

Süreyyya Evren


Son İspanya-Türkiye maçlarında dehşetengiz Türkiye motifli reklamlardaki yoğunlaşma hatırlarsanız epey dikkat çekmişti. Ezip geçen, aman vermeyen, soluk aldırmayan, her daim üstün ve acımasız Türkiye imgesine maruz kaldık. Reklamlarda öne çıkan bu milli imgeyle Batı’daki Türkiye milli takımı imgesi arasındaki uyuşmazlık doğrusu çok dikkat çekici. İçerde kendimizi eşyanın tabiatı gereği galip diye kodluyoruz halbuki son Avrupa yarı finali ardından Batı’da oluşan imaj gerçekte zayıf olmasına karşın favori rakiplerini sürklase edebilecek bir hırsa, gözükaralığa, mücadeleciliğe sahip olan, sürpriz yaratmaya hazır –ve bu nedenle de yer yer sevimli– bir ekip imajı. İsviçre siciline rağmen sempatik bulunabilen bir takım. Tuhaf hareketler yapan teknik direktörü, öngörülemeyen performansı, adsız sansız oyuncuların bir seviye altta giden hatalarla şaşırtıcı ustalıkları harmanlayabilmesi, hemen her maçı ya son saniyede kazanması ya da son saniyede kaybetmesi ile bütün kupanın seyir zevkini arttıran bir ekstra öğe. En kötü dönemlerinde bile, üstelik parlak birşey de ortaya koymadan istikrarlı bir şekilde kazanabilen Almanya’ya karşı yarı finalde pek çok Avrupalı’nın umutsuzca ama hoş bir duyguyla desteklediği takım. Ve de o maçta gerçekten güzel oynamalarının şaşkın bir sevinç yarattığı, elenmelerinin Almanya’nın adaletsiz zaferler zincirine kanıt addedildiği bir topluluk.

Aslında güçsüz olanın –bir önceki kupada Yunanistan’ın yaptığı gibi garantör yollarla değil de delibozuk yollarla– başarıya koşmasını seyretmek herkes için enteresandı.

Ama bizim kendimize gösterdiğimiz milli imgemizde bu tür bir sevimliliğe en ufak bir yer yok. Sevimli olmak değil muktedir olmak istiyoruz. Reklamcılar da bu algıya oynuyorlar. Kendi markalarını da milli takım imgesiyle birlikte muktedirler kümesine toplamaya çalışıyorlar.


Mesela hiç bir zaman, diyelim çıkış yapan, geriden gelen, küçük ama iddialı bir firmanın kendini milli takımla özdeşleştirip ‘en güçlü biz değiliz ama bir de bakmışsınız kazanmışız’ söylemini dolaşıma sokmaya kalktığını görmüyoruz. Böyle bir reklam çekilse Türklüğe hakaretten dava konusu bile edilebilir.

İspanya’daki maçın naklen yayımı sırasında dikkatimi çeken ilginç bir nokta da şuydu: maç henüz başlamadan, bir durum değerlendirmesi yapan Rıdvan Dilmen, hemen bütün futbol yorumcularının milli takımı bir hezimetin beklediğini düşündüklerini, kendimizi çok küçük gördüğümüzü, halbuki İspanyolların bize saygı duyduklarını çeşitli emareleri yorumlayarak özenle dile getirdi.
Yani bir yandan da bu muzafferdir ezer geçer Türkiye imgesi Türkiye’de ikna edici bulunmuyor –ama gene de pohpohlanıyor. Ve sempatik sürpriz ekip imgesi hiç yok. Eh bu durumda ne yapıyoruz, muzafferin tam tersine, ebedi mağluba geri çekiliyoruz. Rakiplerin saygı duymasının bile haber değeri taşıdığı bir ruh iklimine dönüyoruz.

Bu şartlar altında kazanç anlarının histerik olması kaçınılmaz. Ve mağlubiyetler beklenenin tersine huzur veriyor. Yenildik, gene yenildik, ve şimdi herşey yerli yerinde. Kötü olmasına rağmen kazanan imgesi sıkıntı yaratırken en iyi olmasına rağmen yenilen imgesi iç huzuru yayıyor. Dolayısıyla ezeriz biçeriz motifli milli takım reklamları yenilgilerden zarar görmüyor. Aksine iç huzurunu tamamlıyor. Oynanan oyuna değil oynanan oyunun görünür kıldığı özümüze odaklanmış durumdayız çünkü. Her maçta özümüz sınavdan geçiyor. Kaybedeceğimizi, kaybetmeyi hakettiğimizi ama aslında herkeslerden iyi olduğumuzu düşünmeye kendimizi salıyoruz. Ve her yanı saran milliyetçiliklerimizdeki pek çok tehlikeyi bu pop alanda bir güzel ete kemiğe büründürüyoruz böylece...

Pazartesi, Aralık 24, 2007

Tezkere kuşatmasını yarmak

Tezkere kuşatmasını yarmak-S.Evren
22-10-2007 Benim de söyleyecek sözüm var! İlgili diğer dökümanlar

birgun.net
SUREYYYA EVREN
20/10/2007

Milliyetçilik gaz bombası gibi yayılıyor tüm kültürel ve siyasi mekânlarımızda. Durup dururken bazı şeyler 'düşünülemez' ilan edildi. Düşünülemez diye bir şey yok, bunu önce bir geri hatırlayalım dese birisi, ciddi bir çıkış yapmış sayılıyor. Sihirli lambalar organize bir şekilde ovuşturuldu ve akıl almaz bir şey olmuş gibi oldu, çok, çok büyük bir şey. Olağandışı başka şeylerin olmasını gerektiren büyüklükte ve itiraz kaldırmaz bir şey.

Ülke çapındaki bu politik tinsel manip ülasyonun nasıl gerçekleştirildiğini, hangi faktörlerin daha büyük rol oynadığını, sebeplerinin neler olduğunu, hangi yollarla işleme konduğunu ve kitle çapında kanaat üretiminin günümüz Türkiye'sinde ne şekilde işletildiğini ayrıca incelememiz gerekir, doğru. Hepimizin bu konuda farklı yaklaşımları, ayrı açılardan kurulmuş teorileri olacaktır ve bunlar hakkında konuşmayı süreklileştirmek lüzumlu görünüyor. Türkiye ve dünya siyasi gündeminin hangi maddelerinin kolaylaştırıcı ilacı uzattığını da araştırmakta fayda var. Ama şu anda acil olan mesele bu değil. Acil olan mesele şu: Kuşatmayı yarmak! Savaş-karşıtlığı savaş görünce eriyen bir buz değildir. Barıştan yana olmak "ama evladım sen de babana cevap vermemeliydin, olmaz böyle" demek değildir. Savaş karşıtlarına şantaj yapılamaz -"onu lanetle, bunu lanetle, yoksa lanetlenirsin," denemez. Savaş karşıtlığının meşruiyetine dil uzatılmasına izin verilmemeli...

Ayrıca, anti-militarizm politik bir pozisyonken birden daraltılıp duygusal bir haccın ihramına indirgenemez. Anti-militarizm siyaset yapmanın bir biçimidir, siyaseti geçersiz ilan etmenin değil. İnsanlığı kültürden, bağlamdan, siyasetten bağışık köşesiz bir beyaz oda olarak tahayyül etmez. İnsan günahlarıyla sevilir, sevilecekse. Yoksa sadece henüz tabularasa görünümündeki masum bebekleri sevmek kabul edilebilir olurdu. Barıştan yana olmak, adalet nosyonunu tümüyle kaybetmiş, günahsız bebeklerin toplumunu öngören bir idealist sloganla kendi kendini felç etmek değildir.

Kavramların yerleriyle oynayarak arabalarını gene aynı yoldan geçiriyorlar. Emperyal özlemlerini saklamak için anti-emperyalizm sömürüsü yapanlardan bıktık artık. 'Türk Solu'ndan temel beklentimiz, Türkiye devletinin çıkarlarını bir de soldan hesaplaması değil, dünyanın her yerinde soldan bekleneceği gibi, insanlığın iyiliğini, eşitliğini, özgürlüğünü öne alarak düşünmesidir.

Ve sol entelijansiyadan temel beklentimiz medya manipülasyonun parmağına yön değiştirtebilmesidir. "Doğru ya, siz niye babamızın sözünden çıktınız, çıkmasaydınız bunların hiçbiri başımıza gelmezdi" demesi değildir. Tersine, "baba iyi güzel de, sen niye benim öyle bir oğlum yok, görüşmem onunla diye tutturuyorsun, hangi çağda yaşıyoruz" diyerek babaya dönmektir. "Beş yıl kadar süren 'cumhuriyete inanma' odaklı çatışmasızlık döneminde neden bir çözüm üretemedin, bayramlaşmaya gelmişti niye yüzünü çevirdin" diye sorgulamaktır. Generaller 20 yılda sürekli katılım olmasını önleyemedik, bu konuda başarısız olduk diyor, öte yandan konforlu hayadan içinde ulusal hırslara kapılmış şair, yazar, ressam takımı, bir de bakıyorsunuz, hâlâ, 'kardeş halkları birbirine düşüren eli kanlı çeteleri' temizlemekten bahsediyor.

Kardeş halkın kalabalıklarıyla kardeş halkın 'aile içinde adı dahi ağza alınmaz' öğeleri arasında bir yakınlaşma görüldüğünde, aralarındaki mesafenin iyice azaldığı izlenimleri kamusal alana taşınır taşınmaz, medya aracılığıyla bütün babalar kalabalıklara ateş püskürüyorlar, çeşitli tehditler ve şantajlar havada uçuşuyor. Böylesi anlarda soldan beklediğimiz "aman güzel kardeş halk, babamızı dinleyin, o kötü çocuklardan uzak durun" telkinleri vermek midir, babaya bakışları çevirip "iyi de aradaki mesafe azaldıysa o zaman bu bahsettiğimiz şey başka bir kategoriye giriyor, ona göre muamele et" demek midir? İktidar bakandır, görendir, gözleyendir, kodlayandır; peki bizim işimiz iktidarın bakışını tersine çevirip onu görünür kılmak, tahakkümün işleyişini gözler önüne sermek mi, yoksa "barışçıl biçimde çık koltuğun arkasından, babamız seni arıyor" demek mi? 'Hırlı'nın hiç mi kabahati yok?

Yurtseverlik nasıl bir konjonktürel kavramdır ki herkesin yurdu için geçerli değil. Hangi insanlık değeri, sevilecek yurtları doğal bir hiyerarşiye tabi kılıyor bir söyleseler... Kan isteyenlere "sizin gibi yazarları cephelerde görmek isteriz" demek gerek. Edebiyatçının, sanatçının hele, ayrı bir duruşu, bazı yurtseverlerüstü, ülkelerüstü değerleri gözeten yanı olmalıdır. "Ülkemizi yıkmak istiyorlar, canlarına okuyalım haydi" diyen edebiyatçı olmaz. Olursa da bundan utanç duymamız gerekir. Sanat uzun hayat kısa demişler, uzun bir ömre ne haritalar sığar, kılıç kimdeye bakan çok, insan ne durumda biz ona bakmak durumundayız, bizim için soru budur. Barış, barış, ama herkes için, Batı Avrupa'daki steril ortamlar veya Kuzey Amerika'daki steril ortamlar veya İstanbul'daki steril ortamlar için değil. Her yerdeki herkes için.

Pazar, Mayıs 06, 2007

SON DALÂLET - Birgün yazı 108 7 Mayıs 2006

SON DALÂLET

Birgün yazı 108

7 Mayıs 2006

Süreyyya Evren

22 Mart 2005’te, bu köşeye, şu soran paragrafla başlamışım:

“Genel olarak kültürü, ama özel olarak da edebiyatı, belki de belagat sanatlarıyla dirsek temasını da abartılı algılayarak, bir konsensuslar köyü ve tatsız anlamıyla politik davranmanın kariyerist bir mevzisi olarak gören, gerçekte kültürden ve edebiyattan umudunu kesmiş anlayıştan dışarıya sızmanın yolları nelerdir? Neler olabilir ey kari?”

Evet, neler olabilir?

Öte yandan, dalâlet peşinde geçen 108 yazının bilançosunu çıkartabilecek gibi hissetmiyorum kendimi şu anda. Belki de yukarıdaki soru diriliğini koruduğu için.

Açıkçası tonumun arkasındaki somut durum şu:

Kişisel hayatımda, uzunca bir süre fiilen yerdeğiştirmemi de gerektirecek bir angajmanın içine girmekteyim. Bu süreçte haftalık yazının gerektirdiği tempodan farklı programları takip etmem sözkonusu olacak. Ayrıca yurtdışından burayı koklayabilir miyim, burası koklanmadan akıp giden kültür bir gazete köşesinde tartışılabilir mi bilemiyorum. En iyisi şimdiden bir ara vermek gibi gözüküyor. Ama bunu bir kesinti değil de bir nöbet değişimi olarak düşünebiliriz. Çünkü sözü Birgün kültür sanat sayfasının eski yazarlarından Erden Kosova devralacak.

Birgün’de özel bir platformu paylaşıyoruz. Dinamik bir zemin burası; değişiyor, arıyor, deniyor. Niyetim, o da tabii becerebilirsem, ‘dalâlet’ son buldu bu defter kapandı demeyip, ara ara yine birşeyler karalamak.

Biliyorsunuz son sözler kahramandır, ben de son yazı deyince şöyle yakışıklı bir yazı patlatırım sanıyordum fakat nedense kalem gitmiyor. Gerektiğinde hep yaptıkları gibi belki durumu kurtarmama gene yardımcı olurlar diyerek, Esra Okutan’dan Evrim Altuğ’ya, Suat’tan Gökhan’a, Deniz’den Ulaş’a Birgün Kültür Sanat sayfalarını bugünlere getirmiş herkese teşekkür edeyim en iyisi. Ve de emailler. Zaman ayırıp email yazma inceliğini gösteren herkese müteşekkirim. Bana çok şey kattılar.

Muhabbetle...

Hamiş: Erden Kosova, bu sayfalarda, 2 Kasım 2005’de yayınlanan son yazısını “Fenerbahçe size emanet” diye bitirmişti. Geçen zamanda emanete çok da iyi bakamadık. Fenerbahçe’nin şampiyonluğa yürüdüğü bir dönemde topu Erden’e verirken o yüzden göz kırpıyorum. Ayrıca bu zeminde bu ‘transfer’ ufaktan bir adalet duygusu da hissettiriyor...

Cumartesi, Mayıs 05, 2007

Ekşi Tümörler Lokantası / Birgün yazı 107 - 30 Nisan 2006

Ekşi Tümörler Lokantası

Birgün yazı 107

30 Nisan 2006

Süreyyya Evren

Ur Lokantası adlı romanım yayınlandığından beri (Varlık, 1999) yazarlardan çok şairlerden ilgi görüyor sanki. Bazen form anlayışı sebep oluyor buna. Ömer Türkeş’in “belki de tüm zamanların; ‘biçimi en çok zorlayan Türk Romanı’ olarak değerlendirilebilir” dediği Ur Lokantası günümüzün dinamik konstelasyonlarından birini oluşturan kimi görsel şairlerin yakınında görülmüştü son zamanlarda. Şimdi de sağolsun İskender iltifat etti. Şiirlerini Lezzetli Tümörler Lokantası başlığı altında toplayarak bir ‘gurme ‘ tadı ekledi lokantamıza (Küçük İskender, Lezzetli Tümörler Lokantası, Sel, 2007). Şairler için roman romancılar için şiir yazma isteği doğuyor içimde...

Türkeş’in değerlendirmesini anmışken bir zaafımı da ufaktan telafi etmeye çalışayım. Yazarın diktatoryal bir tutumla metninin olası serüvenlerini önbelirlemeye çalışmaması, yapıtının okunma biçimlerine ipotek koymaması, çitler çekmemesi gerektiğine, böylesi bir yazar diktasının otoriter bir edebiyat kavrayışı sayılacağına dair teorilerin kıyısında biraz fazla zaman geçirdiğimi hissetmeye başladım. Elbette okumalar nihayetsiz ve nihayetsiz de olmalı. Elbette metin bir kere yayınlandığında artık ihtimallere tümden açıktır. Öte yandan yazarın hiç mi sözü olmaz? Sonuçta yazar çalışmalarını birbirine bağlayan bir edebiyat yorumuyla ne yapıyorsa yapmaktadır.

Sözgelimi Türkeş, Ur Lokantası’nda cümlelerimin anlamsızlığı hedeflediğini, okuyucuyu şaşırtmayı, irkiltmeyi hatta tiksindirmeyi hedeflediğimi söylüyordu. Ben de “bu da bir okumadır saygı duymak lazım” diyerek katlayıp kenara koymuştum. Şimdi düşünüyorum da hiçbir metnimde anlamsızlığı falan hedeflemediğimi, yaptıklarımın okuyucuyu şaşırtmak, hatta tiksindirmek gibi hedeflerle bir alakası olmadığını ama naçizane bir şey anlatmaya çalıştığımı, bunu sadece eleştirmenin alışkın olduğu bir formatta yapmadığım için öbür uçta hayal edildiğimi eleştiri gelir gelmez söyleseydim ne olurdu sanki? Anlamı tanıdık formda bulamayınca ‘bu herhalde anlamsızlık olmalı’ denmesine reaksiyon göstermek illa ‘yazarın diktası’ mıdır? “Absürd’ü yani anlamsızlığı hedeflediğimi” söylemesi ise bana göre ayrıca problemliydi, sonuçta ‘absürd’ anlamsızlığı hedeflemek değildir. Absürdün eleştirel geleneği de benimle beraber ateşe atılmıştı yaş da yanar hesabı. Aslında amacım eski defterleri açıp özellikle bir eleştiriye cevap vermekten çok genel olarak yapılan hakkında söz alma tutumuna meyletmeyi tartışmak. Biliyorsunuz günümüzde postmodern terimi farklı gelen herşey için kullanılabilen pop bir terime dönmüş durumda. Son on yılların tüm nitelikleri, eğer bir farklılık içeriyorsa postmodern addediliveriyor. Post teorilerle doğrudan bağlar kurmuş biri olarak iş benim yazdıklarım hakkında yorum yapmaya gelince postmodern ifadesi iyice jokerleşiyor. Ne kastedildiğini gel de anla. Ayrıca anlamsızlığı hedeflemek, okuyucuyu şok etmeye, tiksindirmeye çalışmak benzeri ‘niyetler’ yukarıdaki gibi bir suçlama tonunda ilan edilebildiği gibi bazen bir övgü tonunda da not edilebiliyor. Her ikisine de itiraz edesim geliyor doğrusu. Şuna gitgide ikna oluyorum bugünlerde: doğru, yapıtın nasıl okunacağını dikte edecek yazar bana hayli problemli görünüyor hâlâ, ama yazar kendi yapıtını nasıl okuduğu/kurduğu ve genel olarak edebiyatı nasıl okuduğu konusunda söz alabilir, hatta giderek, yazarın taraf olduğunu ima etmeyi ya da sanatına gömmeyi yeterli görmeyip ifade etmesi yeğdir, diyeceğim...

Ben de İskender’e bir terso-atıfta bulunayım: Postmodern Sığmıyor Yüzüme...

Cumartesi, Nisan 28, 2007

Suda Okuma Notları / Birgün yazı 106 - 16 Nisan 2006

Suda Okuma Notları

Birgün yazı 106

16 Nisan 2006

Süreyyya Evren

*

Yeni şiir kitapları herşeye rağmen gelmeye devam ediyor. Ali Selçuk’tan “Suda Yürüme Şiirleri” mesela (Yom yayınları, 2006). Sakin ama etkili olabilen bir şiir yazıyor Ali Selçuk. İlk kitabı Suda Yürüme Şiirleri belirli bir dinginlik havasında. Bazen sivrilir gibi oluyor ama genelde sivri değil, sarılgan sözleri. Ben en çok, biraz Asaf Halet’e selam da içeriyormuş gibi tınlayan, “Unutma” adlı şiirini sevdim:

Göğsüme/bastırdım/ve/orada/unuttum/onu/orada/unuttum/göğsüme/bastırdım/ve/orada/unuttum/onu/orada/unuttum

*

Belki de ben her yerde Asaf Halet’i görüyorum. Bakın bu da Mustafa Ziyalan’ın son kitabından (“Kızıl Kanca Şiirleri”, Yasakmeyve, 2007): “çocukluğum- sussam sanki öleceğim/kendimi bir türlü susturamıyorum/cümle âlemin yarasıyım gitgide/bu şiir bittikçe ben de bitiyorum.”

Ziyalan kitaba New York’ta oturduğu mahallenin adını vermiş ama kitapta Oruçgazi İlkokulu da var, Gülhane Parkı da Üsküdar da. Ali Asker Barut’un yıllar önce (baktım, 1994’müş) Üsküdar şehrinin merkezini anlatır gibi keyifle anlattığı “Aşağı Üsküdar” adlı kitabı geldi aklıma. Barut da Üsküdar şiirlerini Almanya’dan yazmıştı. Üsküdar, uzaklaştıkça mı güzel ne?... Ben Üsküdar’da tek birşeyi sevebildim: motorla Beşiktaş’a geçmeyi! Ki Beşiktaş da ancak geçerken iyidir...

Neyse, diyeceğim şu: Ziyalan’ın kitabında Kızıl Kanca (Red Hook) mahallesinin kızılından çok oradan belleğe atılmış bir kancanın izleri var gibi... Ziyalan bu durumu ‘mutluluk’ olarak ‘teşhis’ ediyor...

*

Şimdi böyle, yenilerde çıkmış iki şiir kitabından bahsettiğimi görünce güncel biri olduğumu zannedebilirsiniz –değilim. Son okuduğum kitaplar şunlar: Elfriede Jelinek’in Sevda Kadınları (Gendaş, 2000) ve Gönül Kıvılcım’ın Jilet Sinan’ı (Can, 2002). Hatta her iki kitap da beni daha gerilere götürüyor, Kıvılcım’ın tinerciler etrafında kurduğu anlatı bende Léo Malet’nin Hayat Berbat üçlemesine geri dönme isteği uyandırdı –hatırlayamadım mesela, en güzel cilt hangisiydi? Jilet Sinan nam tinercinin ‘manitası’ ve serüven yoldaşı Gül (ismi yazarın ismine göz kırpıyor açıktan) duyguları, arzuları ve ‘günahları’ en saklanan kahramanlardan biri romanda. Gönül isterdi ki bir jilet de o atsın...

Ve Jelinek’in Sevda Kadınları’nda hayli basit, eleştirel bir mesaj, hayli basit, tekrara dayalı bir üslupla nasıl da iyi dokunmuş. Basitliğin üzerine gitmekte bir enerji var. İnatla aynı yere vurunca ortaya çıkıveriyor...75’te yazılmış Sevda Kadınları (Die Liebhaberinnen); 70’lerin inatlarına çekiyor okuru biraz.

Jelinek geçenlerde Anna Politkovskaya anısına çeşitli radyolarda metinler okuyordu. Politkovskaya’ya Türkiye’de neden bu kadar az ilgi gösteriyoruz, gösterdik bilemiyorum. Halbuki Hrant Dink cinayetini önceleyen, kimi bariz benzerlikler taşıyan Politkovskaya cinayetini de dikkatle takip etmemiz, Dink cinayetinden sonra en azından, bu dikkatimizin artması beklenebilirdi.

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Işık, Daha Az Işık! - Birgün yazı 105 / 9 Nisan 2006

Işık, Daha Az Işık!

Birgün yazı 105

9 Nisan 2006

Süreyyya Evren

Edebiyat dergisi Üç Nokta’nın Bahar 2007 sayısının konusu 80’ler.

Ben son zamanlarda her fırsatta “80’ler apolitizasyonla anılmalı” diyen klişenin kırılması gereğini vurguluyorum.

Önceki kuşaklardan gelenler için böyle bir yorumun anlamı farklı olabilir. Ama olaya bir de sürekli yeni gelen kuşaklar açısından bakmak gerekir. Biz 90’ların başlarında yazmaya çizmeye başlayanlar için 80’ler hayli yoğun bir siyasi mirasın taşınması demekti. Hayali ama elle tutulabilir bir süreklilikten bahsediyorum. 60’ların 70’lerin siyasi inatçılığı 80’lerle taşındı, insanlar vardı, orada, her yerde, taşıyan. Tartışmaları ciddiye alan ve tartışan. Eyleyen. Hem düz bir ısrarı taşıyan insanlar vardı hem de o ısrarı çeşitlendiren, eleştiren, masaya yatıran, alternatifler arayan ama hep belirli bir inatçılığı koruyan. 90’ların ilk yarısı Türkiye’de siyasileşmenin çok yükseldiği, solun farklı formlarıyla bir canlanma ve yenilenme yaşadığı ve çatışmanın da çeşitli katmanlarda yoğun sürdüğü ve sol siyasetin de kendi söylemleriyle önemli kültürel yer kavgası verdiği bir dönemdi. Dönemin liberal edebiyatçıları dahi sol nedir bilirler, ortam gereği bilmek durumunda kalmışlardır ve bunu belli de ederler.

90’ların bir noktasında bu zincir kırıldı...

2000’lerin başlarında yazmaya çizmeye başlayan insanlar kendilerine böyle bir mirasın taşınmasına tanıklık etmediler, böyle bir aktarımdan beslenmediler. Artık o süregelen isyan damarı kolayca erişilir değil.

***

Varlık dergisinin Nisan 2007 sayısında “edebiyatçıların kamusal alana müdahalesi” konusunda bir dosya hazırladık. Tartışmak istediklerimiz arasında özellikle de edebiyatçıların kamusal alana –birlikte- müdahalesi konusu vardı. Dosya, çeşitli görüşler içeriyor. Ama gönül ister ki böylesine çeşitli görüşlerin yüzyüze tartışıldığı toplantılarımız da olsun.

Mekân gerek...

Bu soruyu gündeme getirdiğinizde ilk karşılaştığınız tepki şişirilmiş edebiyatçı egolarının böyle bir birlikteliğin önünü keseceği, dahası içinde bulunduğumuz medya çağında her adımın imaj değeriyle sorgulandığı ve kariyere etkisini hesaba katmadan kimsenin a’ya a demeyeceği oluyor.

Yazar egosu kolektif hareket edemeyecek noktaya çekiliyor. Kolektif hareketten gene bir ‘sahne’ anlar hale getiriliyor.

Herhangi bir şekilde sahne olmayan toplanmalara, gözönünde olmayan tartışmalara ve eylemelere ihtiyaç var. Dahi gömleğini edebiyatçılara giydirmekten hoşlanan yapının dışında sahici birşeyler ortaya koymanın tek yolu bu gibi.

Bunun için de Goethe’nin sözünde ufak bir göndermeden faydalanabilir ve şöyle diyebiliriz: Işık, daha az ışık...