Bu Blogda Ara

Pazar, Eylül 05, 2010

BOYKOT AMA ÇOK GEÇ

KÖŞE İSMİ: DALALET

BU YAZININ BAŞLIĞI:

BOYKOT AMA ÇOK GEÇ

BirGün gazetesi, 5 Eylül 2010, Dalalet 36/144

Süreyyya Evren

sureyyya@mexico.com

Referandumdan sol özne çıkar mı? Sandıktan sol öznelerin çıkması mümkün müdür? Kendi hakkını arayan bir halk, dünyayı dönüştürme arzusunun bir cisimleşmesi çıkabilir mi?

Her ikisi de Güney Afrikalı Michael Schmidt ve Lucien van der Walt, ‘Black Flame, The Revolutionary Class Politics of Anarchism and Syndicalism’ (‘Kara Alev, Anarşizmin ve Sendikalizmin Devrimci Sınıf Politikaları’) adlı kitaplarında ‘isyancı anarşizm’ ile ‘kitle anarşizmi’ arasındaki farkı işlerken ‘imkansızcılık’ ve ‘mümküncülük’ terimlerine başvuruyorlardı. İmkansızcıların (isyancı anarşistlerin) değişimi adı üstünde imkansız ve değişim çabalarını da beyhude gördüklerini, mümküncülerin (adı üstünde kitlelere dayanan kitle anarşistlerinin) ise egemen sınıflara aşağıdan tazyik uygulayarak yol almanın mümkün olduğuna inananlar olduğunu söylüyorlardı. Yani kazanmanın mümkün ve arzulanır olduğuna inananlar.

Buradaki ayrımı bağlamından kopartıp günümüz ‘referandummania’ mağduru Türkiye soluna uyarlayabilir miyiz acaba? Mesela diyebiliriz ki 2007 1 Mayısı’nda “1 Mayıs Taksim’de” iradesini öne sürmek ve omuzlamak mümküncülüktür. Kazanmayı mümkün ve arzulanabilir görmektir. 2010 1 Mayıs’ı gelip de kazanım elde edildiğinde, Taksim 1 Mayıs’a açıldığında “kesin biz almamışızdır bize devlet vermiştir” demek de imkansızcılıktır. İmkansızcılık sadece geleceğe dönük vizyonları bağlamıyor geriye doğru analizleri de baltalayıp kutuya yerleştiriyor. Ancak meselenin bu iki terimle karşılanamayacak bir karmaşıklığa sahip olduğunu da görüyoruz: mümküncülerin bir kısmı mümkün ama bizim elimizden değil diyorlar. Onlar (yani diğer egemenler) yaparsa mümkün...

Soru aslında basit, herkes bir Nazi tanımlıyor, bir canavar tanımlıyor: kim haklı? Militarist-Kemalist Canavarı, alevler püskürten nasyonalist-sekülarist ejderhayı ‘esas-Nazi ejderha’ addedenler sökonusu canavarın aldığı ısırık yaralarıyla can çekişmekte olmasını yetersiz buluyor ve zayıflamışken indirebildikçe indirmek ve bitirmek gerekir diye düşünüyorlar. Peki bu bitirme işini bizzat sol yapabilir mi? “Hayır, mümkün değil,” diye cevap veriyorlar. “Zaten tarihinde böyle bir başarı yok, şimdi nasıl olsun.” Peki kim yapabilir? “Şu karşıdan gelen şirketler-ejderhası neden olmasın?” “Takunyalı makunyalı, indirecek gibi görünüyor, biz onu destekleyelim.” Hani “yesinler birbirlerini” kötü slogandı! “Evet, kötü,” diyorlar, çünkü doğrusu “şu canavar bu canavarı yesin” olacaktı. Öte yandan ‘esas-Nazi-ejderha’yı neoliberalizmde, emperyalizmde ve yobazlıkta görenler nasyonalist-sekülarist ejderhanın yaralarını sarma fırsatı bulması riskini hiç çekinmeden alarak İslamist-globalist ejderhayı püskürtmeye katılmak istiyorlar. Ve karşıdan itiraz geliyor, “nasyonalist-sekülarist ejderhanın ayağa kalkma fırsatı bulur bulmaz alevler saçmayacağını nereden biliyorsunuz, geçmişte hepimiz yanmıştık, yine yanarız” diyerek. Peki doğrusunu kim yapıyor? Cevap açık: hangi ejderhanın daha ölümcül olduğunu kim daha doğru analiz ettiyse o! Kim yakın gelecekte hangi ejderhanın solun ve halkın ve insanın canına okuma ihtimalini doğru okuduysa o! Çok yoğun bir yazı trafiği olmasına rağmen tarafların birbirini etkileyememesi, adam çalamaması, kimsenin karşı kampın metinlerinden etkilenip de oyunu hayırdan evete veya evetten hayıra çevirmemesi ondan. En kritik nokta geçmişte değil gelecekte yatıyor, bir bilinmeyenin alanında, spekülasyonun alanında. Kimin haklı olduğu bugünden bilinebilir değil. Tepelendiğimizde öğreneceğiz, biri diğerine siz haklıymışsınız diyecek. Dolayısıyla sezgiler, inançlar, hatta duygular, anılar, sosyallikler vs karar üzerinde daha belirleyici. Ve haliyle kimse ikna edilebilir değil, aynı kimseyi birine aşık olmaya ikna edemeyeceğiniz gibi. Christopher Nolan’ın ‘Inception’ filmindeki gibi, üç kat dipteki rüyalarına girip yerleştirmeniz gerek böyle bir düşünceyi ki ikna olsun karşınızdaki. Mesela şu ilginç değil mi: referandum edebiyatçılara sorulduğunda, dışardan bakıldığında genel imgesi itibarıyla en beyaz Türk pozisyonuna yakıştıracağınız yazarlar ağız birliği etmişcesine Beyaz Türklerden nefret ettikleri için evet vereceklerini söylüyorlar. Bu arada en ‘kara Türk’ imgesine sahip olan, şehirli kültürel skalasında imgesini kodlamakta en zorlanacağınız yazarlar da ağız birliği etmişcesine kara Türklükten gelip de iktidarı ele geçirmekte olanlardan nefretle kesinkes hayır diyorlar. Şunu anlıyorum: solcu insan, entelektüel insan, öncelikle kendi çevresinde, kendi mahallesinde yalnız ve en çok kendi katmanına düşman. Oradan gelecek tehlikeleri daha iyi seziyor, biliyor ve affetmiyor. Aslında her şey bu kadar kültürel olmamalıydı. Sol, daha çoklu bakabilmeliydi. Bütün bu tıkanmaları ve kültürelleşmeleri solun genel zayıflığına, zayıflamasına veriyorum. Ancak şu notu da düşeyim, üzücü olan nokta şu; aslında sol, bir güçlenme içine girmişti. Tekel Direnişi olsun, ‘1 Mayıs Taksim’de’ olsun, sıkıntı çeken her mesleğe, işkoluna, tek başına grev yapana, iş kazasında ölene, maşizme kurban giden eşcinsele, kadına, gerontokrasiye, ezilen çocuklara, doğaya saldıran gözüdönmüşlüğe, küresel adaletsizliklere ve küresel egemenlere karşı sol direniş güçleniyordu. Şimdi bu ‘referandummania’ ile tekrar erki ejderhalara devredip tribüne geçmek ve “biz biletimizi alıp sorumluluğumuzu yerine getirdik, tezahüratı da yaptık, gerisi topçuların işi, sahaya çıkıp biz mi gol atacaktık,” demek kalıyor. Halbuki evet, sol, sahaya çıkıp oynamak demekti(r).

Boykot ama çok geç diyorum o yüzden nicedir. Çünkü boykot kendi başına bir siyasi dönüşümün habercisi değildir, boş oylar veya seçime gitmeyenlerin oyları belirli bir yüzdeye varınca bir şey olmayacak. Kürt bölgesinde ayrı bir anlamı olabilir ama diğer yerlerde olmayacak. Bunun bir kontenjanı vardır zaten. Ayrıca seçimlerde oy kullanmamak için parlamenter siyasetin ötesinde bir siyasi vizyon hayal eden radikal bir solcu olmak gerekmez, kimse de oy atmadı diye kendine büyük marjinallikler atfetmiyordur umarım. Ortalama bir entelektüel altyapı dahi oy atmamak için türlü geçerli gerekçe üretmeye yeterlidir. Muhafazakar cenahta birey fikri zayıf olduğu, itaat ve liderlerin kararına harfiyen uyma meşru olduğu için oy atılacak denirse hacdan dönüp atarlar. Piramidal, hiyerarşik, militer mantık muhafazakar kanatta her zaman hakimdir (şimdiki sözde çatışma bir İslami militer aygıt elde edildiğinde biter diyenleri haklı gösteren bir nokta olarak da bakılabilir buna). Şu çok çarpıcı değil mi: Mavi Marmara gibi sağ tasavvuru kalbinden yaran bir olayın ardından dahi Gülen çıktı ve “bu yaptıkları otoriteye karşı gelmektir,” diyerek azarladı. Ve kimse de çıkıp “ne var yani otoriteye karşı geldiysek” diyemedi. Çünkü bu denemez orada. Sözkonusu otorite İsrail devleti bile olsa. Oy atılacak denirse atılır. Ama bireyselliğin ve özgür irade fikrinin ister liberalizm ister sosyalizm ister anarşizm ister Kemalizm üzerinden güçlendirilmiş olduğu geniş anlamıyla sol cenahta insan serbesttir bu anlamda, sandığa üşendiği veya akşamdan kalma olduğu ya da geleceğe inanmadığı ya da ellerine boya sürülecek diye endişelendiği için gitmeyebilir. Devrimci olduğu veya şair olduğu için de gitmeyebilir. Arabam tamirdeydi oy atamadım diyenler bile haklıdır bu çerçevede, hatta bohem olmak ve seçim mi vardı hiç farketmedim demek dahi meşrudur. Kimse otoriteye karşı geldin demez, diyemez, diyememelidir. Kısacası boykot kendi başına bir şeye denk gelmez şehirlerde, arkasında bir siyaset olmalıdır. BDP’nin siyasi tercihi –eğer seçime kadar sürdürürlerse elbet– boykota (en azından kendi bölgelerinde) siyasi bir anlam yüklemiştir. Kürt bölgelerinde oy atmamanın, sandığa gitmemenin ayrı bir anlamı olması için adım atılmıştır.

Gönül isterdi ki sol siyaset, yetmez-ama-evetçilerinden hayırcılarına, ülke genelinde en baştan boykot tutumu alsın ve egemenlerin yeni bir iktidar oyununda farklı tribünlere dağılmak yerine, kendi gündemleriyle sahaya çıksın, halkın yeni sorunlarıyla ilgilenen bir vizyonu egemenlere dayatmaya odaklansın. Öyle olmuş olsaydı, buna boykot-ama-enbaştancılık diyelim, o zaman tüm Türkiye’de boykotun, oy atmamanın siyasi bir etkisi olurdu. Şu anki durumda ‘boykot ama çok geç’ diye düşünüyorum; her durumda kaybettiğimiz, ne olursa olsun 13 Eylül sabahına yenik gireceğimiz bir süreç. Bir önceki 13 Eylül’de de böyle olmuştu. Gene böyle oluyor. Ama Ekim farklı olabilir! (Hoş biz anarşistler için Ekim de pek parlak değildi.) Bundan sonra sadece referandum-sonrası konuşulmalı, başka bir dünya mümküncülük devreye girmeli ve aşağıdan mümküncülük hatırlanmalı... Yok olmadı, 68’den retro bir ödünç almayla imkansızı iste de denebilir...

1 yorum:

togliatti dedi ki...

benim anladığım siyasi "imkansızcılık" tabiatı gereği bilinemeyen Olay'a -Lakanyen Gerçek düzlemindeki- ilişkindir. bu nedenle imkansız olmasına "rağmen" yol alınır, ortada mümkün olabilecek bir Şey yoksa, tersine yepyeni, bugünün dışında birşey ortaya çıkacaksa, elbette asıl İmkansız'ı, tam da imkansız olduğu için istemek gerekir.